"Biz iddia ediyoruz ki, emperyalizm, Türk ve İslâm dünyasını yutmak için en az iki asırdan beri korkunç bir tertibin içindedir. Bir taraftan kültür emperyalizmi ile vatan çocuklarını din ve milliyetine yabancılaştırarak kendi emellerine hizmet edecek kadrolar hazırlamakta, diğer taraftan din ve milliyet duygularını, her şeye rağmen terk etmeyen çocuklarımızı da bir birine düşürmeyi planlamaktadır" Ülkemizin yetiştirdiği çok değerli fikir adamlarından Ahmet Arvası'yi rahmetle anıyoruz.
30 Aralık 2005 22:47 Cuma
YAZAR AHMET ARVASİ, ÖLÜMÜNÜN YEDİNCİ YILINDA ANILIYOR...

Asrımızın Yesevîsi
31 Aralık 2005 Cumartesi
> Tolga Uslubaş
 
Zorluklar karşısında, sabırla ve şükürle mücadele etmesini bilen o iman timsali soylu kalem, bundan 17 sene önce 31 Aralık 1988 günü, daktilosunun başında yazı yazarken susmuştu. Mânâ, ruh ve misyon birliği bakımından Ahmet Yesevî’ye benzetilip “Asrın Yesevisi” diye tanınan Seyyid Ahmet Arvasi, aradan 17 yıl geçmesine rağmen hâlâ yeri doldurulabilmiş değil. Hayatı boyunca yazdığı kitaplar özellikle gençler tarafından büyük ilgi ile takip edilen Arvasi’nin eserleri, vefatının ardından hâlâ birer rehber niteliği taşıyor. 56 yıllık ömrünü ecdadına, dinine bağlı, vatanını, bayrağını, milletini seven, bilgili ve temiz bir gençlik yetişmesi için çırpınarak geçiren Seyyid Ahmet Arvasi, Türkiye Gazetesi’ndeki “Hasbihal” köşesinde uzun yıllar eğitici, yönlendirici, irkiltici ve uyarıcı yazılar kaleme aldı. Son dönemin büyük mütefekkir ve ilim adamı merhum Arvasi, bir gönül adamı olduğu kadar, akıl adamı ve iyi bir eğitimci idi. O hayatı boyunca kendisine yaratılanların en üstünü ve güzeller güzeli Sevgili ve Şerefli Peygamber Efendimizi örnek almış, imanı kâmil bir “Mümin” ve büyük bir “Hakk aşığı” idi. Son nefesine kadar Türklüğe ve İslâm’a hizmet etmek için çırpınan, son derece ihlâslı ve yazdıklarını da yaşayan samimi ve dürüst bir kimse idi.
Gerçek milliyetçilik
“Türk İslâm Ülküsü” isimli eserinde Türk milliyetçiliğini şamanist bir çizgiye sokmaya çalışanlara şöyle cevap veriyordu: “İslâmiyet, hiçbir din ile kıyaslanmayacak kadar ileri, ilmin verilerine açık, dinamik, birleştirici ve kaynaştırıcı bir sistem getirmektedir. O, kapitalizm, sosyalizm, komünizm, faşizm ve nazizm gibi yabancı ideolojilerin saçtığı zehiri bertaraf edecek bir panzehir ve hayat kaynağıdır” diyordu. “İnsan ve İnsan Ötesi” kitabının önsözünde; “Türk milliyetçilerinin dâvâsı, Allah ve Resulünün dâvâsıdır!” yazmıştı. Onun milliyetçiliği şekil milliyetçiliğinden öte bir şeydi. Eserlerinde, İslâm İman ve ahlâkına göre yaşamanın en büyük saadet olduğunu söylüyor ve ekliyordu; “Türk milletini iki cihanda aziz ve mesut görmek isteyen ve böylece İslâm’ı gaye edinen Türk milliyetçiliği şuuruna sahibim. Benim milliyetçilik anlayışımda asla ırkçılığa, bölgeciliğe ve dar kavmiyet şuuruna yer yoktur. İster azınlıklardan gelsin, isterse çoğunluktan gelsin her türlü ırkçılığa karşıyım. Bunun yanında Şanlı Peygamberimizin ‘Kişi kavmini sevmekle suçlandırılamaz. Kavminin efendisi, kavmine hizmet edendir. Vatan sevgisi imandandır’ tarzındaki ortaya koydukları yüce prensiplere de bağlıyım. İnanıyorum ki, hem Türk hem Müslüman olmak hem de muasır dünyaya öncülük etmek mümkündür. Ecdadımız bütün tarihleri boyunca bunu denediler ve başarılı oldular. O halde bizler niye bu tarihi misyonumuzu yerine getirmeyelim?”
Çileli bir hayat yaşadı
Fertlerden başlayarak toplumun bütün alanlarında yeni bir dirilişi öngören yazıları, yaptığı ateşli konuşmaları, kaleme aldığı gazete makaleleri ile teorik bir yeni toplum modeli sunan Arvasi, her zaman farklı duruşuyla dikkat çekti. Hemen her fikir adamı gibi, onun da hayatı çile ile geçti. Baskılar, yıldırmalar, korkutmalar, hapishaneler, işkenceler; hasılı enva-i çeşit zulümlerden hiç birisi onu, doğru bildiği yoldan asla alıkoymadı. En olumsuz şartlarda bile hep dik durdu; gerçeği bütün gücüyle haykırdı. İşte bu mesajı alan on binler, Arvasi’yi Fatih Camii avlusundaki cenaze namazında yalnız bırakmadı.
Seyyid Ahmed Arvasî, mübarek bir milli mücadele için yola çıkmış, ciltlerce eser kaleme almış ve son nefesine kadar da çıtasını hiç yere düşürmeden davasının sancaktarlığını yapmıştı. Olgun bir idrak, vatansever bir bilgi, engin bir hoşgörü, zihin açıcı bir irade, soylu bir fikir adamı, şahsiyetli bir karakter olarak hafızalarımızdaki yerini alan Seyyid Ahmet Arvasi’yi vefatının 17. yılında, biz de rahmetle, duayla, saygı ve minnetle yâd ediyoruz...
Gerçek mütefekkir
Zamanımız mütefekkiri Seyyid Ahmet Arvasi, Peygamber efendimizin torunu Hazret-i Hüseyin’in soyundan olup, seyyiddir. 1932 yılında dünyaya geldi. Ailece Van’ın Müküs (Bahçesaray) kasabasına bağlı Arvas (Doğanyayla) köyündendir. 1952’de Erzurum Öğretmen Okulu’ndan mezun olduktan sonra bir süre ilkokul öğretmenliği yaptı, daha sonra 1958’de Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümü’nü bitirdi. Sırayla Balıkesir, Bursa ve İstanbul’daki eğitim enstitülerinde hocalık yapan Arvasi, 1979 yılında emekli oldu. Arvasi, Hergün Gazetesi’nde, “Türk-İslam Ülküsü” başlığıyla günlük makaleler yazdı. Türkiye Gazetesi’nde de “Hasbihal” başlığı ile makaleleri neşredildi. 56 yıllık ömrünün bir bölümünde hep konuşan, anlatan ve hitabet sanatını en güzel şekilde icra eden Arvasi Hoca vardı. İkinci ve son bölümde ise hep yazı yazan... 31 Aralık 1988’de Erenköy’deki evinde saat 11.00’de günlük makalesini yazarken ruhunu teslim ederken çok sevdiği daktilosunun başındaydı. Babıali Kültür Yayıncılığı tarafından okurlarıyla buluşturulan eserlerinden bazıları şunlardır: Türk-İslam Ülküsü (3 cilt), Kendini Arayan İnsan, İnsan ve İnsan Ötesi, Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz, İnsanın Yalnızlığı, Şiirlerim, Eğitim Sosyolojisi, Doğu Anadolu Gerçeği, İleri Türk Milliyetçiliğinin İlkeleri, Hasbihal (6 cilt), Hasbihal, daha sonra konularına göre Emperyalizmin Oyunları, Devletin Dini Olur mu?, Kadın Erkek Üzerine isimleriyle kitaplaştırıldı.
Mücadeleden kaçmadı
> M.Fatih Can (Tarih Düşünce Dergisi Yayın Yönetmeni)
Türklüğü İslam’la mânâlandıran Arvasi Hoca, Türk’ün tarih sahnesindeki rolünün Müslümanlık yönü anlaşılmadan kavranamayacağını söylerdi. O, hayatı boyunca bu ruhun müessir eğitim vasıtalarıyla Türk gençliğine aşılanması gerektiğini ifade etmişti ve bunun bayraktarlığını da elinden geldiğince yaptı. Mücadeleden kaçmadan en zor şartlarda dahi davasını haykırarak binlerce Alperen’in yetişmesine vesile olmuştur.
Edeb, erkan öğretmiştir
Olcay Yazıcı (Araştırmacı, yazar ve şair)
Mânâ, ruh ve misyon birliği ve hatta aynîliği olduğu için Yesevi’ye benzetilir. Biz bunu yaklaşık 20 sene önce söyledik. Ahmet Yesevî’nin Anadolu’da yaptığı ile benzer dalgalanma ve kırılmaların yaşandığı 70’li yıllardaki kültürel kırılmada, siyasî sapmalarda, ortaya koyduğu medeniyet ve kültür idraki/iradesiyle S. Ahmet Arvasi, ‘sosyal uçuruma’ doğru hızla yol alan kışkırtılmış gençliğe, yön ve misyon haritası çizmiştir. Yol-yöntem, edeb-erkân öğretmiştir...
Dünya çapında âlim
M. Halistin Kukul (Yazar ve şair)
Fikirde ve amelde kemal, feyz ve ilim menbaı bir mütefekkir. Dünya çapında pedagog, sosyolog ve estetikçi. Tefekkürü, bizde, Necip Fazıl’la “aynîleşmiş” bir dâhi. Zorluklar karşısında, sabırla ve şükürle mücadele etmesini bilen iman timsali. İslâmî mânâda dindar, milliyetçi, vatansever, hoşgörü ve sevgiyi rehber edinen hakikî bir muallim. Yorumları zihin açıcı ve çağlara hamleler yaptıracak mevkîde ulvî...
 
--------------------------------------------------------------------------------
Dış Politika
Mustafa Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr 
 
Unutulmayan değerler
31 Aralık 2005 Cumartesi
S. Ahmed Arvasi, fikir ve gönül adamı olmanın yanı sıra mücahid ve 20. asrın ender yetiştirdiği bir deryadır. Benzetmek gerekirse o bir buzdağıdır. Görünmeyen yönü görünenden çok daha fazladır. Başka ülkelerde olsaydı baştacı edilirdi. Yıllarca çektiği çilelere, yattığı hapislere, iftiralara ve hastalığa asla şikayetçi olmadı. O ve onun gibi Allahü teâlâ’nın nice dostları, kendilerine takdir edilen ömürlerinin her nefesini rıza-i ilahiye kavuşmak için harcadılar. Dünya nimetlerinin geçici, ahiretin ise sonsuz olduğunun sırrına ererek yaşadılar. Kabrin, erkek ve kadın herkesin çeyiz sandığı olduğu idrakine vardılar rıza-i ilahiye uygun ameller yaptılar. Mal ve makam peşinde koşmadılar. Böylece gök kubbe altında gizlenen değerli kullardan oldular. Oysa zaman seyri içinde nice kişiler unutuldu. Sadece tarih kitaplarında veya magazin sayfalarında kaldılar. Fakat Allahü teâlâ’nın dostları inananların ufkunda bir güneş gibi yükselmektedir. Kaldı ki dünya malı ve şöhret zahmetle elde edilir. Kıskançlıkla saklanır. Ölüm neticesi hasretle terk olunur. Ancak Allah dostları ölümle daha çok yükselirler ve yalnız dünyada kıyamete kadar unutulmadıkları gibi, ahiret âleminin de yıldızlarıdır. İşte S. Ahmed Arvasi de bu yıldızlardan biridir.
Her daim dost oldular
Evet sevgili okuyucularım bugünkü yazımı sene-i devriyesi olduğu için S. Ahmed Arvasi ve kaybettiğimiz diğer yüksek şahsiyetlere ayırdım. Çünkü bu insanlar son asırda yalnız Türkiye değil, İslam Dünyasında yetişen son derece kıymetli değerler, gizli hazinelerdir. Buzdağı misali görünmeyen yanları, görünene nazaran çok daha fazladır. En yüksek dağlardan bile uzaklaştıkça, O gökleri deler gibi görünen dağlar küçülür. Oysaki onların büyüklüğü her geçen gün sevenlerinin ve inananların ufuklarında giderek yükselmektedirler. Bu insanlar Allahü teâlâ’nın gök kubbesi altında gizlenen dostlarıdır. Her asırda sıradan olmayan sembol ve örnek insanlardır. Bu mübarekler; Allahü teâlâ’nın dostluğunu almışlardır. Kendilerini insanlığa hizmet için vakfederler. Onların vasıfları ise, âlemlere rahmet, yaratılanların en efdali, güzeller güzeli, şan ve şerefi çok yüce; Sevgili ve Şerefli Peygamber Efendimizin (Sallalahü aleyhi ve sellem) ahlâkı ile ziynetlenerek şereflenmiş olmaktır. Onlar, şu gerçeğe kesin olarak inanmışlardır. Sevgili ve şerefli Peygamber Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yolu İslamiyettir. Ona uyan Müslümandır. İbadet için yaratıldık, ona uyan Rabbimize ibadet etmiş olur. Allahü teâlâ sayısız nimetler vermiştir. O’nun Resulüne uyan bu nimetlere şükretmiş olur.
Kaybettiğimiz değerler
İşte 31 Aralık 1988 Cumartesi günü çalışma masasında, daktilosu başında günlük makalesini yazarken son nefesini veren; S. Ahmed Arvasi onlardan biriydi. Yokluğuna alışmaya çalışıyorduk ki acılar acıları izledi. S. Ali İhsan Arvas, Prof. Dr. İsmet Miroğlu, S. M. Kasım Arvas, S. İbrahim Arvas, S. M. Emin Garbi Arvas, S. Bedreddin Arvas, Prof. Dr. Orhan Karmış Hoca ve zamanımızın bir tanesi rahmetli Hüseyin Hilmi Işık gibi nur nehirleri ve niceleri ahiret deryasına kavuştular. Şimdi cennetten bir bahçe olan mübarek kabirlerinde sevdikleri ile birlikteler. “Senede bir gün” ve mümkünse her zaman; bu kıymetli insanları hatırlamalı, temiz ruhlarına Fatiha-i şerif, Yasin-i şerif okumalı ve feyizlerinden hissedar olmalıyız...
 
 
 
------------------

S. Ahmed Arvasi ve Türk Milliyetçiliği

15 Şubat 1932 Pazartesi günü Ağrı ilinin Doğubayazıt İlçesinde doğan Seyyid Ahmed Arvasî, ailece Van'ın Müküs (Bahçesaray) ilçesine bağlı, Arvas (Doğanyayla) köyündendir. Babası Gümrük Müdürlüğü'nden emekli Abdulhakim Efendi, annesi Cevahir Hanım'dır.

Ailenin altı çocuğundan birincisi olan S.Ahmed Arvasî, ilk öğrenimine Van'da başlayıp Doğubayazıt'ta tamamlamıştır. Orta okulu Erzurum'da bitiren Arvasî, lise öğrenimine Erzurum Erkek Öğretmen okulu'nda başladı, Erciş Öğretmen Okulu'nda bitirdi. 1952 yılında Konya'nın Doğanbeyli Nahiyesi'de ilkokul öğgretmeni olarak göreve başladı. Yurdun çeşitli yerlerinde öğretmenlik görevini sürdüren Arvasî, Ankara Gazi Eğitim
Enstitüsü Pedegoji Bölümünü 1958 yılında tamamlayarak çeşitli eğitim enstitülerinde pedegoji öğretmenliği yaptı. 1978 yılında İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü'nden 24 arkadaşıyla birlikte siyasi amaçlar için sürgün edilen Arvasi 1979 yılında emekli olmak zorunda kaldı. Aynı yıl Milliyetçi Hareket Partisi Olağan Kongresi'nde Genel İdare Kurulu Üyesi sıfatıyla aktif siyasete atıldı.

12 Eylül 1980 ihtilalinde Mamak zindanlarında çile dolduran S. Ahmed Arvasî ilk kalp krizini burada geçirdi. Daha sonra bu olayı Başbuğ Alparslan Türkeş şöyle anlatıyor: "Tutukevinde geçirdiği kalp rahatsızlığı dolayısıyla Ankara mevki hastanesi'ne kaldırıldı. O gün, daha dün gibi hatırımdadır. Görevliler kendisini hastaneye gitmesi için aşağıya indirdiler. Biz, yukarıda kalmıştık. Odamın penceresinden dış kapının açıldığı merdivenleri görebiliyordum. Arvasî hocamızı hastaneye götürecek cankurtaran henüz gelmemişti. Ayakta bekleyecek hali yoktu, bitkin bir vaziyette taş merdivenlere oturarak cankurtaranın gelmesini bekledi. Yukarıdan askerlere seslendim. Bir binbaşı çıktı. Kendisine Arvasî Bey'in rahatsız olduğunu, bir sandalye getirilmesi için emir buyurulmasını rica ettim. Bu ricamdan sonra bir sandalye getirdiler. Daha sonra cankurtaran geldi ve uzaktan birbirimize el sallayarak ayrıldık, vedâlaştık."

Bu tarihten sonra da inandığı ve uğruna baş koyduğu Türk-İslâm dâvasını insanlarımıza anlatmayı sürdüren S. Ahmed Arvasî, 31 Aralık 1988 tarihinde daktilosunun başında iken Hakk'a yürüdü.

Kısaca hayat hikayesini anlattığımız S. Ahmed Arvasî'nin verdiği kutsal milli mücadeleyi ve geride bıraktığı ciltler dolusu eserlerini aktarmak ve anlatmak bu kısa makalede, hiç de kolay değildir. Yine de onun büyük bir içtenlikle son nefesine kadar tavizsiz bir şekilde savunduğu Türk-İslâm Ülküsü davasına rengini veren temel düşüncelerine ana başlıklar halinde değinmeye çalışalım.

O Bir Türk Milliyetçisi İdi

Seyyid, yani Hz. Muhammed (s.a.v)'in soyundan olması nedeniyle ecdadı aslen Arap olan Arvasî'nin, kaynağını Türk-İslâm Ülküsü'nden alan bir Türk milliyetçisi olması üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Böyle bir şuurlanmanın altında yatan olgun idrâk gücü onun ailesinden gelen Muhammedi asaletten kaynaklansa gerektir. Bu asaletin nurlu
izlerini şu tarihi olayda bulmak mümkündür: Osmanlı'nın dağılma döneminde, müritleriyle birlikte Suriye üzerinden Arabistan'a giden Abdulhakim Arvasî'ye oranın ileri gelenleri, kendisine medrese yapacaklarını ve her türlü imkânı sağlayacaklarını taahhüt ederek
Arabistan'da kalmasını istemişlerdi. "Osmanlı zâten öldü, Türk diye bir şey kalmamıştır." denilince, Abdulhakim Arvasî Hazretlerinin sinirlenip: "Dünyada iki Türk kalsa birisi benim" diyerek, ömrünün sonuna kadar Müslüman Türk'ün dâvasına sahip çıkacağını ifâde etmesi dikkate şayandır."

Böyle soylu bir ailenin çocuğu olan S. Ahmed Arvasî kendisini şöyle tanımlıyor:

"Ben, İslâm imân ve ahlâkına göre yaşamayı en büyük saadet bilen, büyük Türk milletini iki cihanda aziz ve mesut görmek isteyen ve böylece İslâm'ı gaye edinen Türk milliyetçiliği şuuruna sahibim.

İnanıyorum ki, hem Türk, hem müslüman olmak, hem de muasır dünyaya öncülük etmek mümkündür. Ecdadımız bütün tarihleri boyunca bunu denediler ve başarılı oldular. O halde bizler niye bu tarihi misyonumuzu yerine getirmeyelim.

S. Ahmed Arvasî bazı sözde İslamcılar gibi Türk tarihinin sâdece son bin yılını kabul edip geri kalan binlerce yılık islâm öncesi mazimizi kör bir taassuba kapılıp reddetmedi. O şuurlu bir Türk milliyetçisi olduğu için Türk töresini, Türklüğün sembolü Bozkurt'u hiç bir ön yargıya kapılmadan kabul ve tasdik etmiş, her fikir ve fiili islâmi süzgeçten geçirerek her şeyi yerli yerine oturtmasını bilmiştir. Bu konularda o şunları söylemektedir:

"...Kısaca belirtirsek, Türk milleti, geniş bir tarihi tecrübeye, büyük ve zengin bir kültür hazinesine sahip bulunmakla "milli töresini" bu güçlü zemin üzerinde kurmuş bulunmaktadır. Türk töresi, âlemşümul ahlâkî ideâlleri bünyesinde toplayan "pratik bir ahlâk ve hukuk nizamı" durumundadır. Hele, en az bin yıldan beri İslâm'ın şanlı aydınlığında yıkanan, olgunlaşan ve arınan Türk töresi, bütün insanlığı mutluluğa çıkaracak 'âlemşümul' bir nizam durumuna gelmiş bulunmaktadır."

"Hiç bir zaman Türk'ün totemi olmamış olan Bozkurt, coğrafyamızın kültürümüze kazandırdığı bir motiftir" diyen Arvasî Türk milliyetçiliğini "ırkçı" olmakla suçlayan câhillere şöyle seslenir:

"Türk milliyetçiliği, politikasını biyolojik ırkçılık üzerine kurmayı reddetmekle beraber, içtimaî ırk gerçeğini inkâr ve ihmâl etmemelidir.

İçtimaî ırk, biyolojinin konusu değildir, sosyolojinin konusudur. Bir milleti teşkil eden fertlerin, ailelerin, sınıf ve tabakaların soy birliği şuurudur. Ortak bir şuur tarzında beliren mensubiyet duygusunun ve kan birliği şuuru biçiminde duyulmasıdır. Zâten biyolojik verasetin yanında, ortak kültür, ortak coğrafya, ortak hayat tarzı ve ortak mücâdeleler, bir milletin fert ve tabakalarını hem ruhî, hem de fizik bakımından bir birine yaklaştırır."

"Kimse biyolojik verasetini tâyin irâdesine sahip değildir. Ama içtimaî ırk tercihe açıktır. Aynı tarihe, aynı kültüre, aynı din ve ülküye sahip olan insanlar arasında kan ve soy birliği şuurunun güçlenmesine yol açar."

"Türk milliyetçisi, Türk içtimaî ırkını benimser, sever ve sevdirirken ailelerini de bu espiri içinde kurmaya çalışır. Kozmopolitlikten hoşlanmaz. Bununla beraber, başka içtimaî ırkları da Allah'ın bir âyeti olarak değerlendirir."

Türk milletinin kurtuluşunu ve ayağa kalkarak İslâm'ın sancaktarlığını yapmasını, tekrar Nizâm-ı Alem'i gerçekleştirmesini Türk-İslâm Ülküsü'nde gören S.Ahmed Arvasî Türk milliyetçilerinin bu doğrultuda öncelikli olarak yapmaları gerekenleri "Neden Türk-İslâm Ülküsü" başlıklı yazısında şöyle açıklıyor:

"Neden, şu veya bu ad altında toplanmayı değil de, 'Türk-İslâm Ülküsü'ne
bağlanmayı savunuyoruz?

Biz iddia ediyoruz ki, emperyalizm, Türk ve İslâm dünyasını yutmak için en az iki asırdan beri korkunç bir tertibin içindedir. Bir taraftan kültür emperyalizmi ile vatan çocuklarını din ve milliyetine yabancılaştırarak kendi emellerine hizmet edecek kadrolar hazırlamakta, diğer taraftan din ve milliyet duygularını, her şeye rağmen terk etmeyen çocuklarımızı da bir
birine düşürmeyi planlamaktadır."

"Düşman, karşısındaki güçleri parçalayarak, onları birbirine düşürerek, kolay yutulur lokmalar durumuna sokmak ister. Meselâ, sanki bir insan, hem dindar, hem milliyetçi, hem medeniyetçi olamazmış gibi, bu değerleri birbirine zıt programlar durumuna sokarak, hiç yoktan çatışan güçler meydana getirir. Bu oyunlarını, o kadar ustaca plânlarlar ki, tertiplerini anlamak için bazen olayların üzerinden elli veya yüz yıl geçmesi gerekiyor."

" O hâlde, Türk milliyetçisine düşen iş, bütün varlığı ile bu oyunu bozmak olmalıdır. Bu ülkede, sunî olarak güya Türkçü ve güya İslamcı cepheler meydana getirmek isteyen hain ve kahpe oyunların karşısına, bir Müslüman Türk olarak ve tarihine yaraşır biçimde çıkmalıdır.

Bunun için, Türk-İslâm kültürüne, Türk-İslâm medeniyetine, Türk-İslâm Ülküsü'ne bağlı, Türklük şuur ve vakarına, İslâm aşk ve aksiyonuna sahip, Türklüğü bedeni, İslâmiyet'i ruhu bilen, milletini teknolojik hamlelerle dünyanın bir numaralı devleti yapmak özlemi ile çırpınan, dünya Türklüğü'nün, İslâm dünyasının ve bütün mazlum milletlerin ümidi olmaya namzet bir gençlik yetiştirmekten başka çâremiz yoktur. "