Bayram, yazı da yazmıyorum, biraz tembellik benim de hakkım değil mi? Bayramın ikinci günü, yakın bir dostum, bütün bilgisayar kullanıcılarının kâbusu olan bir haberle kapımı çaldı; “Eğer romanında o bölümü benden başkasına da göndermediysen, birileri bilgisayarına nüfuz etmiş” diyerek...
Dostum iyi bir gerilim romanları okuru. En son kafamı ütülemesine dayanamayıp, biraz da damak zevkini harekete geçirmek için, “Oku bakalım, oluyor mu?” sorusu eşliğinde roman müsvettesinin bir bölümünü ona e-postayla göndermiştim. Roman karakterlerinin yeni oluşmaya başladığı bölümü...
Gönderdiğim bölümde 'çok satan bir gazetenin yöneticisi' tipi de var. Birkaç yıl önce bulunduğu göreve gelmiş, birdenbire olağanüstü etkili olmuş biri. Yatırımcılar onun ağzına bakıyor, siyasetçiler onu mutlu etmeyi görev biliyor. Yalnız gazete yönetmiyor, günlük yazılar da yazıyor. Yurtdışında okumuş, iki ayağı da dışarıda biri.
1970'li yıllarda geçen romanda, karakteri oluştururken, bir yerde, yurtdışında okuduğu sırada başından bir de olay geçirmişim. O dönemde kendisiyle aynı Batı başkentinde bulunan bir 'şair' ile o kahramanımın yollarını kesiştirmişim. Şair, yalnızca Türkiye'nin en eski yasadışı sol örgütünün üyesi değil, partinin örgüte yeni üye kazandırmayla da görevlendirdiği biri. Önüne çıkan gelecek vaat eden 'solcu' gençlerle ilgileniyor ve sonunda istidatlı gördüklerini bir varoş kahvesine çağırıp partili yapıyor.
Tabii bunların hepsi romanda geçiyor ve hepsi benim muhayyilemin ürünü... Şair, yıllar sonra yayın yönetmeni olduğunda kendisine gazetesinde sütun açacak arkadaşını, Paris'te partili yapıyor... Çok satan bir gazetenin yayın yönetmeni olarak tasarladığım roman kahramanım, 1990'lı yıllara kadar Türkiye'de kanun-dışı olan bir gizli örgütün üyesi aslında...
Romanda bu kadar ayrıntıya girmemin sebebi ana kahramanlarımdan birinin bütün karakter özelliklerine değinme zorunluluğu değil yalnızca, romanın bir yan kahramanı olan gazete patronuyla 'şair-yazar' arasında bazılarının sanacağı türden bir fikrî ilişki olmadığını da göstermek istiyorum. “Sütunu patron açtırmadı o kişiye, gazete yönetmeni Paris günleri anısına eski dostuna bağışladı o sütunu” dedirtiyorum bir başka roman kahramanıma...
Kime? Devletin istihbarat kurumlarından akan bilgilere muhatap bir siyaset adamının merakını gidermek üzere kişiler hakkında bilgi sunan bir görevliye... “Hayır efendim” diyor o görevli, “Patronla hiç alâkası yok; o ikili arasındaki ilişkinin yakınlığı ise akıl alır gibi değil...” Romanda geçiyor bu hayali konuşmalar...
Hepi topu 26 sayfalık bir bölümde uzun uzadıya anlattıklarımı yukarıda kısaca özetledim. Belki de sırf bu yüzden romanda değişiklik yapmam gerekebilecek; bir ihtimal bu bölümü olduğu gibi çöpe de atabilirim...
Önemli olan, “Bir bak” diye kendisine gönderdiğim bölümü okuyan dostumun bilgisayarıma dışarıdan müdahale edildiği kanaatine varması. Beni çok satan bir gazetede çıkan, hem yayın yönetmeni hem de yazar olan birinin yazısına yönlendirdi o dostum. Ertuğrul Özkök'ün “MİT'teki dosyamda neler var” başlıklı yazısına...
Hürriyet yönetmeni, Jane Fonda'nın anılarını yazmadan önce kendisi hakkındaki istihbarat dosyasını FBI'dan aldığını hatırlatıp “Henüz o noktaya gelmedik” dese de MİT'teki kendisiyle ilgili dosyayı görme arzusunu belli ediyor.
Romanımın müsvettesine göz atan dostum o yazıda birkaç noktaya takılmış. İlki şu satırlar: “İtiraf edeyim çok merak ediyorum. / Mesela MİT belgelerine adım ilk defa ne zaman ve hangi olay dolayısıyla girmiştir? / Ankara'daki öğrencilik yıllarım, Paris'te, öğrenci birliği yönetim kurulu üyeliği yıllarım sırasında hakkımda kimler ne yazmıştır?”
En çok da şu satırlara: “Bir de Paris'te öğrenci derneği faaliyetlerim sırasında bir gün hem şair hem çevirmen bir arkadaşımız bana, 'Seninle çok önemli bir şey konuşmak istiyorum' diyerek, varoşlardaki bir kafeye götürmüştü. / Orada etrafa bakıp, hiç Türk olmadığına emin olunca şunu söylemişti: / 'Bak, öğrenci birliğinde üç tip insan var. Biri polisler. Öteki polise yardım eden ajanlar, öteki ise bilmeden polise yardım edenler. Kendine dikkat et. Sen bilmeden polise yardım ediyor olabilirsin.' /1970'li yıllardı. / Deniz Gezmiş ve arkadaşları o günlerde idam edilmişti. / Çoğumuz boğazımıza kadar paranoya batağına saplanmıştık.”
Dostum, herhalde kuşkuyu kendi üzerinden uzaklaştırmak için, “Bu kadar tesadüf olmaz; mutlaka birisi müsvetteyi bir biçimde ona ulaştırmış olmalı” dedi bana.
Diyelim dediği doğru, romanımdan bir bölüm eline geçti; ne yani, Ertuğrul Özkök roman ile gerçeği karıştıracak biri mi?