"Başlangıçta makul, mütevazı olan dindar insanlarımız maalesef makam ve servet bulunca değişebiliyorlar. Dünya onlara daha cazip hale geliyor"
Tempo24, Selin Ongun
Hüseyin Gülerce, 28 yıldır Fethullah Gülen’in yanında bir isim. Zaman gazetesindeki yazılarıyla “cemaatin sesi” olarak kabul gören Gülerce, aynı zamanda Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı. Geçen hafta Gülen’i ABD’de ziyaret eden Gülerce ile muhafazakâr kesimdeki değişimi, Gülen cemaatinin yerel seçimlerdeki tutumunu ve Fethullah Gülen olmadan cemaatin nasıl bir gelecek planı yaptığını konuştuk.
Muhafazakâr kadınlarla muhafazakâr erkeklerin değişimini konuştuğumuz yazı dizisinde en sık duyduğumuz eleştiri, “Muhafazakâr erkeklerin siyasi konjonktürün etkisiyle elde ettikleri yeni konumlarında eşlerini göz ardı etmeleri” oldu. Bu tespite katılıyor musunuz?
İnsanı değiştiren üç şey var: Makam, servet ve ilim. Bir insanın mütevazı-fıtri olup olmadığını ancak bu üç sınavdan geçtikten sonra öğrenirsiniz. Dindar insanlar servetle, makamla ve ilimle verdikleri bu imtihana son 20 senede girdiler. AK Parti iktidarıyla bu imtihan daha fazla göz önünde oldu. Yüzde 47 oy almış, iktidarını pekiştirmiş muhafazakâr demokrat bir parti döneminde bu imtihanlarla da sahneye çıkıldı. Ve daha önce hiç yaşanmayan, akla gelmeyen problemler de ortaya çıktı.
Nasıl problemler?
Başlangıçta makul, mütevazı olan dindar insanlarımız maalesef makam ve servet bulunca değişebiliyorlar. Dünya onlara daha cazip hale geliyor. Bu sefer yıllarca onların kahrını, çilesini çeken eşlerini ikinci plana atanlar, gözünü başka tarafa çevirenler çıkıyor. Böyle bir vaka var. Ama bu da büyük çoğunluğu ilgilendiren bir şey değil. Bu makam ve servet sahibi olmayı sonradan elde edenleri ilgilendirir. Mesela garibanlık yıllarında eşiyle evlenmiş bir adam, bir anda Ankara’da milletvekili, üst bürokrat, bakan ya da büyük bir zengin olmuş. Daha önce görmediği başka bir dünyaya girmiş. Ve az önce bahsettiğim imtihan süreci başlamış. Maalesef burada da ikinci evlilik yapanlar, boşanıp yeni evlilik yapanlar… Fakat bana göre bunun dindarlıkla, muhafazakârlıkla alakası yok, insanla alakası var.
‘Başörtülü eşten utanmak kalleşliktir’
Tam burada kadınlardan şunu duyduk: “Bazı muhafazakâr erkekler, onları ‘sahne’ye çıkaran başörtülü kadınları neredeyse utanılacak bir varlık gibi görüyor. Başörtüsünü de sosyal bir yük olarak addediyor.”
Bunu yapmayan büyük çoğunluğu tenzih ederek söylüyorum. Bu bir karaktersizlik, kalleşliktir. Çünkü işin içinde vefasızlık var. Sizin kahrınızı, çilenizi çeken insanı yükselince ikinci plana atıyorsunuz. Bunu, insani ölçülerle açıklamak mümkün değil.
Gülen cemaatinde böyle örnekler yok mu?
Efendim her şeyden önce eşini hor gören, yanına layık görmeyen bir erkeği bırakın Müslümanlığı insan olarak kabul edemeyiz. Hayatı paylaştığınız insanı yanınıza yakıştıramamak ne demek? Sizin Ayşe Hanım’la (Adalet ve Kalkınma Partisi MKYK üyesi Ayşe Böhürler) yaptığınız söyleşiyi okudum. Orada cemaatimizden bir kişinin ofisinin müşterilerine servis veren kısmında mini etekli hanım çalıştırırken arka tarafta başörtülüler olmasından söz etmiş. Eğer o insan böyle bir şey yapmışsa bu takiyedir. Şunu belki bir derece anlaşılır bulabilirim. Bahsedilen süreç “yeşil sermaye” denerek köftecilerin bile fişlendiği dönem, bu süreçte erkekler “Yanlış anlaşılmayalım” gibi bir psikolojiyle bu tarz hareketler yapmıştır. Fakat bir insan makul bir Müslümansa başı açıklığı başı kapalılığı insanlara iş vermek için ölçü haline getirmez.
Türkiye’de dinin bu denli erkek egemen bir yorumu olmasaydı sizce yine bu oranda dindar erkek olur muydu?
O ifadeyi kabul etmiyorum. Erkek egemen yorum ne demek?
‘Eşe ihanet etmeyi vicdanlarında nasıl çözecekler?’
Somutlaştıralım: Konuştuğumuz kadınlar, “Erkeklerin kendilerine İslam’dan kaynaklanan ‘sözde’ bir haklılık alanı yarattıklarını” söylüyorlar.
O erkeğin işine gelen bir şey. Ben Peygamberimi örnek alırım. Benim Peygamberim eşine hiç bağırmış mı, hakaret etmiş mi? Bu insanlar nefislerine bu kadar önem vermelerini nasıl izah ederler? Meşru dairede Allah insana bu dünyada çok nimet vermiş. Bu meşru daireyi zorlayarak, kendilerine dinden dayanak, cevaz bulmaya çalışarak, hayat arkadaşına ihanet etmek meselesini vicdanlarında nasıl çözecekler?
Geçenlerde siz de farklı içerikte ama benzer bir soruyla karşılaştınız. “Başörtüsü füruat, yani öncelikli değil” dediniz. Habertürk gazetesi yazarı Nihal Bengisu Karaca da sordu: “Madem hiç şart değildi bu başörtüsü, o zaman bizi niye yediniz, niye kandırdınız? Bıraksaydınız o zaman hepimiz Nazlı Ilıcak gibi olsaydık, derdiniz neydi?”
O yazısından sonra Nihal Bengisu Karaca’ya telefon açtım, görüştüm. “Cümlemin tamamını alsanız, size bir itirazım olmaz. ‘Başörtüsü füruat, yani öncelikli değil’ dedikten sonra asıl olan kelime-i şehadettir demiştim ben. Dinin en önemli kısmı burasıdır. Oysa siz meselenin en önemli kısmını belirtmeden yazınca beni "başörtüsü olmasa da olur" demişim gibi bir duruma sokuyorsunuz” dedim. Hatırlarsanız, “Başörtüsü dinde öncelikli değildir, başörtüsü füruattır” lafını Hoca Efendi 28 Şubat sürecinde gerilimi azaltmak, tansiyonu düşürmek için söyledi. Yani Türkiye’de bir kavga çıkmasın, tartışma çıkmasın, okumayı tavsiye edelim. Başörtüsü mü, ilim tahsil etmek mi? Ben "iİlim tahsil etmek" derim. Ama bu insanların vicdanına kalmış bir şeydir, bunu dayatamam. Kendisine hitaben bir yazı yazdım. Ayrıca telefonda Amerika’ya gideceğimi dönüşte yüz yüze görüşebileceğimizi söyledim. Benim gibi bir insanı sanki başörtüsünü hafife alarak “başörtüsü olsa da olur olmasa da olur” gibi göstermek uygun değil.
‘Başörtülü kızları niye yediniz?’ sorusunun muhatabı ben değilim
Bengisu başörtülü kızlar adına size ve pek tabii Gülen cemaatine “O zaman bizi niye yediniz, niye kandırdınız?” diye sordu.
Biz yemedik. Hoca Efendi başörtülü gösterileri hiçbir zaman desteklemedi. Ben, 28 Şubat sürecinde Zaman gazetesinde genel müdürdüm. Yayına da ben bakıyordum, müdahale edebiliyordum. Başörtüsüyle direniş, gösteri yapan insanların Zaman gazetesinde o dönem haberleri büyütülerek verildi mi? Hayır. Bunu bilerek böyle yaptım. Bu sorumluluğu da üzerime alıyorum.
Neden?
Çünkü Türkiye’de birileri başörtüsü üzerinden çatışma ortamı meydana getirip bunun arkasından da dindarlara ağır bir fatura ortaya çıkarmak istiyorsa ben orada “Kan kusarım ama kızılcık şerbeti içtim” derim. Sorumluluk gereği bu hassasiyetleri göstermeye kendimi mecbur hissederim. Çünkü ben başörtüsü konusu dahil tüm kutuplaşmaların mutabakatla, toplumsal uzlaşmayla çözülmesinden yanayım. Bu konunun insanlara zorla kabul ettirilmeyeceğini bilenlerden biriyim. “Bizi niye yediniz?” sorusunun muhatabı ben değilim.
Peki kim bu sorunun muhatabı?
Ben hiç kimseye “Başörtülüler çıkın, gösteri yapın, hakkınızı söke söke alın” demedim. Ben bunun toplumsal mutabakatla çözümlenmesi gerektiğini söyledim. Hoca Efendi de “İlim mi, başörtüsü mü?” diye sorulduğunda, başörtüsü bir zaruret olarak dindar bayanların önüne konduğunda "İlmi tercih edin” demiş bir insan olarak nasıl olur da başörtüleri öne itmiş oluyor?
Başörtülüleri öne itenler kim o halde?
Hangi siyasi partiler, hangi liderler bu gösterileri desteklediyse Sayın Bengisu’nun lafı onlaradır. Ben o laftan hiç alınmadım, çünkü hiçbir zaman öyle bir şey yapmadım. Onu bana niye söylüyor; anlamadım? “Üniversite tahsiliniz elinizden alınsa da başınızı açmayın, sonuna kadar direnin” mi demişim? Böyle bir sözüm mü var, yazım mı var?
‘Merve Kavakçı'nın denemesi de, Sayın Başbakan’ınki de yanlıştı’
Bakın ben her zaman şundan yana oldum: Uzlaşma demokrasi için kalıcı olandır. Eğer bugün gücü elinde bulunduran kesimin başörtülülere karşı bir tavrı varsa, burada bizim dindarlar olarak bir empati yapmamız lazım. Bu bir taviz değildir. Bu aşağılanmayı kabul etmek değildir. Ben demokrasi istiyorum. Ama demokrasi bir olgunluk rejimidir. Eğer Türkiye’de herkeste bu olgunluk yoksa ben o olgunluğun gelişmesi için çaba sarf ederim. Demokrasiyi birilerine “Ben sana gününü gösteririm” diyerek getiremezsiniz. Demokrasi uzlaşma rejimidir. Nasıl Merve Kavakçı denemesi yanlışsa Sayın Başbakan’ın İspanya’da yaptığı başörtü denemesi de yanlıştı. O çıkışla (Erdoğan'ın "Velev ki başörtüsü siyasi simgedir, yasaklamak mı gerekir" sözleri) gelinen nokta başörtü sorununu çözen bir nokta mı oldu? Reel politik denen bir şey var. Siz kabadayılık yapabilirsiniz ama o zaman siyaset yapmayacaksınız. Bunu yazar olarak köşenizde yazabilirsiniz, sivil toplum derneği olarak meydanlarda söylersiniz ama “Demokrasiyi toplumsal uzlaşma ile getireceğim” diyorsanız bu tavırlar yanlıştır.
‘Hoca Efendi iyi ki evlenmemiş’
Fethullah Gülen neden hiç evlenmedi?
Hoca Efendi’nin hatıralarında göreceksiniz, Hoca Efendi birkaç defa evlenmeyi düşünmüş. Fakat bu gibi zatlar manevi plandaki gelişmelere çok önem veriyorlar. Hatırlarında diyor ki, “Evlenmeye karar verdim. Ertesi sabah bir arkadaşım gelip şöyle dedi: ‘Bir rüya gördüm. Rüyamda Fethullah Hoca’ya söyle, evlenmeyi sakın düşünmesin, diyorlardı.’” Rüyayla amel edilmez. Bunu Hoca Efendi’nin kendisi de söylüyor. Fakat bir hafta arayla başkaları geliyor: “Rüya gördüm. Rüyamda Hoca Efendi evlenmesin, dediler.” Bunlar etkiliyor. İkincisi de şu: Hoca Efendi kendisini dine hizmet konusuna öyle kaptırmış ki şunu açıkça söyleyebilirim, evliliğe fırsatı olmamış. Ben de diyorum ki, iyi ki evlenmemiş.
O neden?
Çünkü böyle İslami kanaat önderleri içerisinde öne çıkan, evlenenlerin çoluk çocuğa, gelin damada karıştıktan sonra ciddi problemler çıktığını görüyorum, biliyorum.
‘Yerini dolduramayacak çocuğu olsaydı cemaatte parçalanma olurdu’
Nasıl problemler?
Şöyle oluyor mesela; o insan öldükten sonra otomatik olarak oğluna yöneliyorlar. “İyi ki evlenmemiş” derken şunu ifade ediyorum; Hoca Efendi evlenseydi ve onun yerini dolduramayacak bir evladı olsaydı… Ya da kızı olsaydı, onun da Hoca Efendi’nin yerini dolduramayacak bir eşi, yani Hoca Efendi’nin damadı olsaydı… Allah gecinden versin Hoca Efendi vefat ettikten sonra otomatik bir parçalanma olurdu. Kimi “Oğlunun peşinden gitmemiz lazım” diyecekti. Bir kesim ise “Öyle olur mu? Oğlu değil ama daha ehil, daha liyakatli insanlar var. O arkadaşlarla beraber götürmemiz lazım. Niye tek insana bağlayalım?” diyecekti.
‘Hoca Efendi kendisinden sonrası için birini işaret etmeyecek’
Bir oğlu ya da bir damadı yok… Dolayısıyla şimdi Fethullah Gülen’in işaret ettiği kişinin peşinden mi gidilecek?
Ben kendi kanaatimi söyleyeyim. Bir: Hoca Efendi böyle birini işaret etmeyecek. Çünkü bu tür hareketlerde, bu çapta lider vasıfları bir araya gelmiş insanların, ona mümasil işaret edecekleri bir insan olmuyor. Mesela ben camiayı çok yakından tanıyorum, biliyorum. Kimi işaret edebilir diye düşünüyorum, böyle bir insan yok.
‘Cemaati aile şirketleri gibi kurumsallaşmak devam ettirecek’
O zaman Fethullah Gülen’den sonra ne olacak?
Bu soruyu soranların atladığı bir şey var. Dünyadaki gelişmeye paralel olarak aile şirketleri ne yaptılar? Mesela Türkiye’de Koç, Sabancı, Eczacıbaşı ne yaptı? Kurumsallaştılar, değil mi? Yani profesyonel yöneticiler getirdiler, ailelerin hisseleri oldu, yönetimde temsilcileri oldu. Ama şirketlerini profesyonelce yönettiler. Şimdi özellikle Hoca Efendi’nin yurtdışında bulunmasından beri, bize göre orada da bir hikmet var, kendisi de Türkiye’de olmadan
bu sistem işliyor. Koskoca bir camia, “gönüller hareketi” diyorsunuz ama, birçok kurumu var. Okulları var, diyalog merkezleri var, üniversiteleri var, dershaneleri var, medya organları var… Bunların hepsinde bu 10 yıl içerisinde bir kurumsallaşma oldu. Bir sistemle yürütülüyorlar. Hepsinin yönetici heyetleri var; gazetenin bir yönetim kurulu var, televizyonun yönetimleri var. Yani profesyonelce gidiyor her şey.
Fethullah Gülen’in yerine CEO’lar, genel müdürler mi?
O halde Fethullah Gülen’in yerine bir CEO’yu mu düşüneceğiz; Gülen’in “makamı” gibi bir makam tamamen ortadan kalkmış mı olacak?
Öyle bir makam ortadan kalkmış olacak. O makamın bize faydası şudur; mesela ben geçen hafta Hoca Efendi’yi ziyarete gittim. Bir hafta yanında kaldım. Manevi gıdamı aldım, yenilendim, yanında deşarj oldum, ondaki hizmet heyecanını paylaştım, geldim. Ama Allah gecinden versin Hoca Efendi vefat etmiş olsaydı, ben bu daralma, bunalma anlarında ne yapacaktım? Gideceğim hiç kimse yok. Peki ne yapacağım, yaptığım hizmetlere küsecek miyim? Bu hizmetleri yapan her insan Allah’ın rızasına uyarak bunları yapıyor. Biz Hoca Efendi’yi seviyoruz, sayıyoruz, fikirlerini tavsiyelerini çok değerli buluyoruz. Onu bir Müslüman olarak örnek buluyoruz. Bize sahabe efendilerimizi hatırlatıyor.
‘Diyelim ki Hoca Efendi vefat etti...'
Fethullah Gülen’in olmadığı bir Gülen hareketinin kurumsallaşmış olsa da dağılabilme olasılığını aranızda tartışıyor musunuz?
Ben daha da büyüyeceği inancındayım. Diyelim ki Hoca Efendi vefat etti. Vietnam’daki okulunuz dağılacak mı? Oradaki arkadaşlar kendilerini sevdirmişler, saydırmışlar… Hoca Efendi vefat etmiş olduğu halde Vietnam’daki okul sayısı 15’e çıkacak. Üniversite açmadığınız ülkelerde üniversite açmış olacaksınız. Şimdi bazı ülkelerde bu çalışmalar var. 10 ülkede daha üniversite açılmış olacak. Bu hizmetler, Allah rızası için yapılıyor bir şahsa bağlı değil.
TAMAMI İÇİN TIKLAYIN
Yorum Ekle