Umur Talu, Başbakan'ın köşe yazarları ile ilgili sarfettiği son sözlerine bakın nasıl yanıt vermiş...
Madem öyle yap böyle!
HAFTANIN her günü yazı çok, az; tabii tartışılır.
İsterse Başbakan da, o gün en önemli meselesi bu ise, tartışır.
Ama...
O gün, tam da “Başbakanlığa bağlı yuva”da çocuklara işkence yapıldığı, hem de gazetecilik marifetiyle çıkmışsa, önce bundan utanır.
Tabii ki haberi yoktur, ama artık olmuştur.
Tabii ki üzülmüştür, ama bir de çok utanır.
Tabii ki, muhtemelen, gereğini yapacaktır, ama o gün en çok buna sıkılır.
Tabii ki baba, dede olarak da yanmıştır, ama o gün en çok o çocuklar için yanar.
Köşe yazısı saymaz, çocukları sayar.
Haftada kaç gün yazıya bakmaz, kaç çocuğun haftada kaç gün işkence gördüğüne dalıp gider önce. O gün köşe yazısı konuşmaz; yutkunur, içi acır; herkesin önünde; hırpalanan, işkence gören, iteklenen, ezilen tüm çocuklardan özür diler.
Sonra, madem köşe yazısı bolluğundan şikâyetçidir, ki olabilir, o zaman şunları daha önce, hiç değilse bundan sonra yapar:
1. Seyahatlerde refakatçi, eskort, devlet görevlisi, Başbakanlık memuru, halkla ilişkiler ekibi gibi köşe yazarı gezdirmez. Hele hele, devlet parasıyla isim isim davet etmez. İzlemek isteyen gazete, TV muhabir gönderir; yazar değil!
2. Tepesi attı mı kimi yazarı, yayın yönetmenini, patronu, temsilciyi, yöneticiyi de aramaz; emrindekilere aratmaz. İlişkisini mesafeli tutar. Haber ve muhabir ilişkisiyle yetinir.
3. Köşe yazarlarının, çizerlerinin evlerinde başka köşe yazarları ile yarenlik ederek buluşmaz. Hiçbirini bir ötekine karşı kayırmaz; hiçbirine imtiyazlı muhabbet tanımaz.
4. Özel kurgulu TV programlarında karşısına çok özel seçilmiş üç, beş köşe yazarı dizdirtenlerle iş yapmaz; hele hele isimleri kendi belirlemez. Çanak sorulu köşe yazarı familyasıyla huzur bulmaz, tam tersine rahatsız olur.
5. Çalıştaylar yapabilir ama oraya bilim adamı, siyasetçi, sivil toplum lideri, “kanaat” önderi edasında, özel belirlenmiş köşe yazarları çağırttırmaz. Onları gazetecilik sınırlarında bırakır.
6. Sadece haftanın her günü dövenleri değil, haftanın her günü övenleri de tuhaf bulur... Ki bence esas hikâye de budur!
Bir de bu taraf var. Artık alışmalıyım ama yine bir yaşıma girdim.
Başbakan’ın azarlı tavrı karşısında, başta hedef aldığı söylenen eski dostum, “köşe yazarları”nı okudum.
Üzüldüm. Bir, süngüsü düşüklüklere filan üzüldüm tabii...
İki, şimdi sözde onu eleştirirken; başka başbakanlar, komutanlar, patronları ve genel olarak büyük patronlar karşısında nutukları tutulmuş arkadaşları, büyükleri, küçükleri
yine aynı ikiyüzlerle gördüm, üzüldüm.
Mesele;
Haftada kaç yazdığın değil...
Her ahval ve şerait içinde...
Ne yazdığın, ne yazamadığın...
Vicdanının ne zaman hazır, ne zaman arazi, ne zaman marazi olduğu...
Yazarken hangi güce, kime, nasıl boyun eğip eğmediğin...
İşte bunu yine düşündüm de üzüldüm!
FIRTINA
BİR dönemin komutanlarına celp çıktı.
Sarıkız, Ayışığı... darbe falan.
Aramızda “vahim” bir sır bulunan eski Hava Kuvvetleri Komutanı da var.
Sadece ikimiz bilmiyoruz elbet; onun kimi subayı ile kimi meslektaşım da biliyor.
“Sır”rı tam vermeyeceğim; çünkü o gün suç duyurusu yapmam gerekti. Tehdit edenler dahil, sivil veya asker, kimse için bunu (henüz) yapmadım. Yapar mıyım, bilmiyorum.
Bilen biliyor; ne hissediyorsam, ne düşünüyorsam o! İsrail, Filistin’i ezerken, Hava Kuvvetleri Komutanı’nın kendi kullandığı F-16 ile İsrail’e uçup ihale görüşmesini de sert eleştirmiştim.
Makamından gazeteye “ziyaretçiler”in gelip benim için ısrarla “ciddi” sözler savurduklarını ama sonunda püskürtüldüklerini birkaç tanıkla öğrendim. Devlet (millet) üniforması ve gücüyle şahsi güç gösterisi yapıyorlardı.
Onlara göre de böyle (her gün) yazan kimi köşe yazarı lüzumsuzdu!
Yorum Ekle