Metni Büyüt Metni Küçült
28 Şubat 2010

Zülfü Livaneli'nin 'Veda'sı Can Dündar'ın 'Mustafa'sından özür diletir!

Görüntü yönetmeninden başka tebrik etmek istediğim, elini sıkmak istediğim kimse yoktur...
Zülfü Livaneli'nin 'Veda'sı Can Dündar'ın 'Mustafa'sından özür diletir! 'Bir şeyci' olmak, 'bir şeyci' olarak anılmak istemem.
Ama ille de bir kategori içinde anılacak isem 'Atatürkçüyüm' diyebilirim hiç düşünmeden.
Atatürk'ün hayatına dair bilgi dağarcığım fazlaca geniş.
Okuduğum kitap sayısı çok.
İzlediğim dokümanter gırla.
Duyarlılığım fazla.
Hatta bugüne kadar izlediğim tüm 'Atatürk' filmleri, berbat ötesi olmalarına rağmen gözyaşlarımın akmasına engel olamadı.
Ancak...
Eğri oturup doğru konuşalım:
Bugüne kadar çekilmiş etkileyici, başarılı bir Atatürk filmi yok.
Milyonlarca versiyonu, milyonlarca yorumu, milyonlarca farklı bakış açısıyla sayısız Atatürk filmi çekilebilir.
Fakat ne yazık ki iyi tanıdığımız, merak ettiğimiz, sevdiğimiz, 'kahramanımız' dediğimiz, hayatı film olmaya en müsait bir adamın hayatını bile doğru düzgün beyazperdeye yansıtamıyoruz.
Derdim Atatürk'ün zayıf, insan, zaaflı veya çok iyi, mükemmel, insanüstü yansıtılmasıyla ilgili değil. Benim derdim, filmlerin film olarak kötü olmasıyla ilgili.
Sıkıcı, uzun, tatsız, yavan...
Yahu zaten bu millet Atatürk deyince coşuyor, bu coşkuyla hazır halde sinemaya gelen izleyiciyi söndürmek büyük başarı ister...

***
Tahmin edeceğiniz üzere bu yazdıklarımın sebebi Zülfü Livaneli'nin 'Veda'sıdır.
Görüntü yönetmeninden başka tebrik etmek istediğim, elini sıkmak istediğim kimse yoktur.
Hele Atatürk'ün Zübeyde Hanım'dan daha yaşlı olması, sonra aniden Atatürk aynı yaşlılıkla devam ederken Zübeyde Hanım'ın feci bir hızla yaşlanması filan gibi konulara girmek dahi istemem.
Filmde yansıtılan Fikriye'nin kişiliksizleşmiş, köleleşmiş aşkı, Latife'nin üşütmüşlüğü pek eleştiriliyor etrafımda...
Filmi izleyenler tepkili. Ama benim o konularda edecek sözüm yok.
Yazarın gözüne, yazarın kendi yorumuna saygım sonsuz...
Ancak film kötü filmse kim takar yazarın yorumunu...
Diyeceğim o dur ki:
Can Dündar'ın Mustafa'sını vasat bulmuş ben, Zülfü Livaneli'nin filmini nasıl tanımlayacağımı bilememekteyim.
Hal böyle olunca önümüzdeki örnekler arasında 'Mustafa' en iyi konuma oturmuştur, tüm vasatlığına rağmen.
Can Dündar'dan özrü bir borç bilirim ve vasat tanımını alır mecburen 'Veda'nın yanına iliştiririm.
Ve de Hamdi Alkan'ın önümüzdeki günlerde vizyona girecek 'Dersimiz Atatürk' filmini daha da bir merakla beklemeye başlarım...

Bu da laiklerin mahalle baskısı
Bu zamana kadar mahalle baskısını hiç hissetmeden yaşamışım. Ta ki 'Veda' filmine kadar... Olay şöyle gelişti:
'Veda' filmi bitti... Ve bazı seyirciler ayakta alkışlamaya başladı...
Bense ne ayağa kalktım, ne de alkışladım. Ayağa kalkanlar ve alkışlayanlar, üzerimde bakışlarıyla öyle bir baskı oluşturdular ki, mahalle baskısı neymiş anladım. Hem de gayet net ve en derinden...
Resmen bakışlarıyla 'Ata'ya saygısız, yozlaşmış, utanmaz kadın' dediler bana.
Oysa orası bir sinema salonu, izlediğimiz ise sadece bir sinema filmi.
10 Kasım töreninde filan da değiliz bildiğim kadarıyla.
O filmi sonunda ayakta alkışlamak demek, Ata'yı değil Zülfü Livaneli'yi alkışlamak demektir.
Film Zülfü Livaneli'ye ait Ata'ya değil... Dolayısıyla filmi alkışlamanın, Atatürk sevgisi ve onun ne kadar ulu bir insan olduğunu düşünmekle ilgisi yok.
Ayakta alkışlamak, 'Müthiş bir sinema filmiydi. Yazanı ve yöneteni tebrik ediyorum. Gerçek bir sinema şöleni izledik' demektir.
Maalesef ben 'Veda' için bunların hiçbirini düşünmedim. Kusura bakılmasın: Sırf konu 'Atatürk'ün hayatı' diye bir filmi alkışlayamam. Lütfen şu laik mahalle baskısından vazgeçiniz. Ve lütfen artık bir tık daha ilerletiniz hayata ve sinemaya bakışınızı...
İdeolojik bir toplantıda değil, bir sinema salonunda ve sadece bir sinema filmi izlediğinizin bilincinde olunuz.

Akşam, Tuğçe Tatari