Metni Büyüt Metni Küçült
5 Eylül 2010

Mapus arkadaşım Alaattin Çakıcı'ydı

Türkiye'nin iki önemli kalemi, iki yoldaş, iki muhalif. 40 yıl boyunca savunduklarını yazmaktan geri durmadılar...
Mapus arkadaşım Alaattin Çakıcı'ydı Sol cemaat evlenmemize itiraz etmiş

Sabah, TULUHAN TEKELİOĞLU röportajından:

Aile hayatlarını özel meseleler değil, toplumsal sıkıntılar sarstı. Oral Çalışlar polisten kaçarken, İpek Çalışlar işkenceci polisin itiraflarını yazdı. Biri içerideyken, diğeri çocuğunu büyüttü. Onlar nefes alırken bile birlikteler, hapis ve kaçak geçen yılların ayırması hariç. 'Adalar aşkımız o kaçaklık günlerinden geliyor,' diyen Oral ve İpek Çalışlar'la Büyükada'ki evlerinin bahçesinde, dört saate yakın konuştum. Yanlarında daha çok kalmayı isterdim. 35 yıllık özel hayatları, Türkiye'nin resmi tarihiyle iç içe girmiş 'Bu kadar da olmaz,' dedirtecek acılar, trajikomik olaylarla dolu... 35 senede değişen pek bir şey yok. Kapıda yine polis... Ama bu kez onları korumak için...

ORAL ÇALIŞLAR
Sekiz senenin tamamını kaçak ve hapiste yaşadım. 12 Eylül'ün başında iki sene yattım.
Sonra serbest bıraktılar. Yeniden tutuklama kararı çıktı, dört sene kaçtım. Koğuş arkadaşım Alaattin Çakıcı'ydı.
Her gün Alaattin'e çantayla 10 milyon lira para geliyor. Bir kısmını cezaevi müdürüne veriyor, gerisini cezaevinde dağıtıyor. Cezaevi müdürü kumarbaz. 'Oral Abi bu adam gene benden para istiyor ne yapayım, gidip gebertsem mi?' derdi...
Nuri Çolakoğlu, İpek (Çalışlar), kız arkadaşlarımızın çoğunluğu çok ağır işkence gördüler.
Türk aydınında bugün bir entelektüel derinlik sorunu var. Korkunç bir düşünce yüzeyselliği var.
Hrant'la ölme ve öldürülme üzerine çok konuştum. Yapamazlar böyle bir şey diye düşünüyordum, Hrant da öyle düşünüyordu.
Bu kadar sembolik bir cinayeti işleyemezler...
Sonradan Ergenekon'u gördük ki adamlar çıldırmış. Hepimizi birden toptan öldürebilirlermiş.

İPEK ÇALIŞLAR
Kafayı çalıştırmadan adımını atmayan biriyim.
Oral önce adımını atar, sonra kafasını çalıştırır.
Bana biyografi yazma fikrini işkenceci polis vermiştir.
72 mayısında içeri alındım. 74 temmuzunda afla çıktım. Yakalanma dönemi, polis sorgusu çok ağır şeylerdi. Hapiste yattığımız arkadaşlarla hâlâ görüşüyoruz. Gülay Göktürk, Feraye Tınç, Oya Baydar, Fatma Gül Berktay.
Baktım çok yakışıklı bir gardiyan, lacivertleri giymiş, şöyle baktı. 'Yenge gel,' dedi. Meğer Alaattin Çakıcı'ymış.

- İkiniz dava arkadaşısınız. Siz mi örgütlediniz İpek Çalışlar'ı?

- O.Ç: İkimiz de Mülkiyeliyiz. 68 Mülkiye. 12 Mart 1971 döneminde, aynı davadan yargılandık. Okuldan birbirimizi tanıyorduk ama samimiyet yoktu. Onlar sempatizandı, ben baş kesenlerinden biriydim.
- İ.Ç: Beni örgütleyen Nuri Çolakoğlu'ydu! Hapishane arkadaşımızdır aynı zamanda. Aydınlıkçılar davasından birlikte yargılandık.

- Aşk ne zaman oldu?
- O.Ç: Cezaevinden çıktıktan sonra. 12 Mart zamanında üç yıl hapis yattım. İpek iki buçuk yıl kaldı. Aynı gün tahliye olduk. 141'lilerin (düşünce suçu) af kapsamı dışında tutulması yönündeki kararın bozulması sonucu tahliye olduk. Aydınlıkçılar, şafakçılar diye anılan davadan yargılandık. Ben aynı zamanda TİP davasından ve Dev-Genç davasından da yargılandım. Af çıkmasaydı, bir sürü ceza almıştık.
- İ.Ç: 72 mayısında içeri alındım. 74 temmuzunda afla çıktım. Yakalanma dönemi, polis sorgusu çok ağır şeylerdi. Hapiste yattığımız arkadaşlarla hâlâ görüşüyoruz. Gülay Göktürk, Ferai Tınç, Fatmagül Berktay, Oya Baydar...

- Aşk?
- İ.Ç: Oral hastalanmıştı. Zatürre oldu ve bir süre bizim evde kaldı. Oral'a baktık. O arada ondan hoşlanmışım demekki. O hastalık hikâyesinden sonra bir daha hiç ayrılmadık...
- O.Ç: Yıl 1975!

- Hayırlı bir hastalıkmış?
- O.Ç: Cezaevinden çıktım, midem kasılıyor, yemek yiyemiyorum. Çok kötü üşüttüm, geldim İpek'in evine sığındım. O günün dünyasında her şeyi fikir belirliyor. Aynı fikrin ve aynı örgütün parçasıyız. Birbirimizden de hoşlanınca mesele bitti.

- Nasıl tanımlarsınız bu beraberliği?
- O.Ç: Bizim evde esas karar verici İpek'tir. (Gülüyor) Evde adı başöğretmendir, toplumsal ilişkilerimizde de İpek daha etkilidir.
- İ.Ç: Oral'ı hiç karamsar göremezsiniz. En iyi tarafı odur. Benim karamsarlığımı dağıtır.

İPEK İŞİN NEGATİF TARAFINA BAKAR
- İpek Çalışlar olmasa ne eksik olurdu hayatınızda?
- O.Ç: Çok çeşitli konularda karar vermek zorunda kaldım. Örgüt işi, gazete, yazarlık, politika vs. Bütün bu alanlarda, kararları almamda İpek bir numaralı yol göstericimdir. Ona danışmadan, onun onayını almadan hareket etmem ve ben bunu kendi açımdan bir garanti olarak görüyorum.
- İ.Ç: Aslında birbirine benzemeyen iki insanız. Sistemliyimdir. Her şeyin kuralına uyarım. Oral ise planlama yapmaz. Sabah uyanır, 40 tane işi varsa, onların hepsini de yapar akşama kadar. Ben iki gün önceden planlamaya başlarım fakat bir şekilde aksilik olur. Gene de beynimi rahatlatıyor plan yapmak.
- O.Ç: İpek bir şeyle yüz yüze geldiği zaman işin negatif tarafına bakar. Ben işin negatif tarafını hiç düşünmem. Çocukluğumdan beri büyük zorluklar yaşadım, İpek de yaşadı. Bu büyük zorluklar mı acaba hayatta kalmak için beni bu duruma soktu...
- İ.Ç: Kafamı çalıştırmadan adımını atmayan biriyim. Oral önce adımını atar sonra kafasını çalıştırır.
- Hep aynı fikri mi savundunuz, yoksa aranızda yıllar içinde anlaşmazlıklar oldu mu?
- İ.Ç: Zaman zaman yaşarız gerginlikleri... Oral örgüte 'Ben İpek'le evlenmek istiyorum,' demiş. Fakat orada itiraz etmişler. - O.Ç: Yanlış biliyorsun. Örgüte bildiriyorsun tabii. Çünkü cemaat gibi yaşıyorsun. Büyük bir cemaat hayatı var. O yüzden herkes, her adımında, birbirine danışarak hareket ediyor. Malını, mülkünü, gelirini her şeyini paylaşıyorsun. Örgüt, aile yerine geçiyor... - Bugünün cemaat hayatıyla benzeşen yönleri neydi sizin cemaatinizin? - O.Ç: Sonuç itibarıyla okumuş yazmış, bilen kişilerden oluşan bir saygınlık örgütüydü. Türkiye'nin o zamanki en önemli entelektüel birikiminin toplandığı yerdi. Modern bir örgüttü. Ama bu Maocu örgütlerin muhafazakâr tarafı güçlü olurdu... Gündelik hayata daha fazla müdahale olurdu. Sonra biz İpek'le beraber olmaya karar verdik. Ama o sırada da ben kaçak duruma düştüm. - İ.Ç: Bir sene birbirimizi hiç görmedik. O özlemle 76 yılının ağustosunda nikâh yaptık.

Mapus arkadaşım Alaattin Çakıcı'ydı

- 12 Eylül dönemi hep hapiste mi geçti?
- O.Ç: Ben hapisteydim. İpek o zaman Nokta dergisinde çalışıyordu. Sekiz senenin tamamını kaçak ve hapiste yaşadım. 12 Eylül'ün başında iki sene yattım. Sonra serbest bıraktılar. Yeniden tutuklama kararı çıktı, dört sene kaçtım. Koğuş arkadaşım Alaattin Çakıcı'ydı.
- Oğlunuz doğmuş muydu o zaman?
- O.Ç: Tabii, Reşat 78 doğumlu. 86-88 döneminde artık 10 yaşına gelmişti. Benim hapiste yazdığım anıları okuyordu. Kaçak olduğum dönemde gizlice görüşüyorduk. Reşat'la Adalar'a geliyorduk. Bizim Adalar aşkımız o kaçaklık döneminden geliyor. - İ.Ç: Oral'ın kaçtığı dönemde Ercan Arıklı ile birlikte çalışıyordum. Benim gibi üç-dört kişi vardı, eşi hapishanede olan. 'Sana ev tutacağım, kocanla beraber oturacaksın,' demişti. 'O başka bir yerde, bu başka yerde... Olmaz,' diyordu.
- Oral Çalışlar polisten kaçarken, siz de işkenceci polisin itiraflarını haber yapmıştınız... Müthiş bir sayıydı. Nokta satış rekoru kırmıştı.
- O.Ç: Hatta İpek işkenceci polisin anılarını yazarken, redaksiyonunu birlikte yapmıştık... - İ.Ç: Elmas işçisi gibi işlediğimiz büyük bir olaydı. - O.Ç: O haberle Nokta dergisi, 115 bin satmıştı!
- O polis, şimdi ne yapıyor? Haber alıyor musunuz? - İ.Ç: Epeydir haber almıyorum. Belediyelerden birinde iş bulduğunu hatırlıyorum. Zeki bir adamdı Sedat. Bizimle ilişkisinden baroyla ilişkisine kadar hepsini zekice kurdu. Başına çok daha ciddi şeyler gelebilirdi ama kısa bir mahkûmiyetin ardından salıverildi. Bana ilk biyografi yazma fikrini işkenceci Sedat vermiştir. 'Benim hayatımı yaz,' dedi. Daha fazla işkence hikâyesi yazamazdım.

- Bütün bu yaşadıklarınız, nasıl bir tat bıraktı hayatınızda?
- İ.Ç: Hiçbir zaman karanlığın dibine gömüldüğümüzü düşünmüyorum. Oral hapse düştü ama benim zevkle yaptığım bir işim vardı, bana içeriden de yardım ediyordu. Kaçak olduğu dönemde kendine Mustafa diye bir kod adı takmıştı. Mustafa Bey diye telefon ediyordu dışarıdan... Çünkü sürekli telefonlarımız dinleniyordu. Alaattin Çakıcı'nın portresini Nokta dergisine yaptığımız dönemde, Oral aynı koğuşta Çakıcı'yla birlikte kalıyormuş... Hapiste olduğunu biliyorum ama Paşakapısı'nda olduğunu bilmiyorum. Baktım çok yakışıklı bir gardiyan, lacivertleri giymiş, şöyle baktı. 'Yenge gel,' dedi. Gardiyan sandım. Mahkûm yerinde değildi. Hiç aklına gelir mi Alaattin Çakıcı olacağı...
- O.Ç: En iyi arkadaşım Alaattin Çakıcı. Beraber kalıyoruz. Habere çok sinirlendi. Çünkü yazının sonu 'Bilmem ne lokantasında parayı ödemediler,' diye bitiyor...
- İ.Ç: 'Raconda öyle bir şey yok, biz parayı öderiz, yenge bunu düzelteceksin,' dedi.
- O.Ç: İlginç bir adamdı. Bana çok saygılı davranıyordu. O ülkücü, ben solcuyum... Aynı koğuşta kalıyoruz. Her gün Alaattin'e çantayla 10 milyon lira para geliyor. Bir kısmını cezaevi müdürüne veriyor, gerisini cezaevinde dağıtıyor. Cezaevi Müdürü kumarbaz. 'Oral Abi bu adam gene benden para istiyor ne yapayım, gidip gebertsem mi?' derdi... Bir gün geldi, 'Oral Abi, seni gönderiyorlar,' dedi. 'Şimdi ben bir araba ayarlayayım, sen git bir gece yengemle kal, ondan sonra gelirsin. Seni Bursa'ya gönderecekler,' dedi. Alaattin'den böyle bir destek almayı falan kendime yediremem... 'Yok, istemiyorum,' dedim. Sonunda tabii çok pişman oldum kabul etmediğime. O kış çok soğuk olmuştu. Ellerimiz kelepçeli bizi bir sevk aracına bindirdiler. Tam o sırada bir deste parayla geldi Alaattin. 'Oral Abi şunu cebine koy,' dedi. 'İstemiyorum,' dedim. Korkunç bir yolculuk oldu. Dört gün sürdü. Geyve, Akşehir, Antalya, Burdur, oradan Bursa... Kelepçeyi çözmüyorlar, tuvalet yok. Yemek yok. Feci bir soğuk var, kırık dökük kalorifersiz bir nakliye aracı. Kelepçenin yaraları dört ay geçmedi...
- İ.Ç: Ama bizim dergide haber yaptık bu sevk arabalarını... Ondan sonra düzeldi. Nokta, lafını çok yerine ulaştıran bir dergiydi...
- O.Ç: Bütün bu olayları aslında hiçbir zaman ezilmeden yaşadık. Hiç yenildim hissi yaşamadım. İnsanlık dışı bir şekilde Bursa Cezaevi'ne gelip, ellerimdeki kelepçe çözüldüğünde, astsubayın üstüne saldırdım.
- İşkence gördünüz mü?
- O.Ç: Çok ağır işkenceler görmedim. 12 Eylül döneminde zaten bilinen bir gazeteciydim. Nuri Çolakoğlu, İpek, kız arkadaşlarımızın çoğunluğu çok ağır işkenceler gördüler. İlk yakalananlardan olduğum için dayak, falaka gibi şeylerle kurtardım. Ama mesela Nuri'nin tırnakları döküldü.
-İ.Ç: Bir cemaat olarak yaşadığımız için kolay atlattık. Başka şeylerle uğraşıyorsun, kendinle uğraşmaya pek vaktin olmuyor. Ben daha ağır işkenceye tabi oldum. 30 gün emniyet, arkasından kontrgerilla...
- Taciz yaşadınız mı?
- İ.Ç: Hayır, taciz yaşamadım. Üstelik üstümde mini etek vardı, bana şalvar gibi bir şey verdiler 'Al bunu giy,' diye.

Hayalim; Mamak Askeri Cezaevi'nin müze olması

- Anayasa değişimine 'Evet' diyenlerin başında geliyorsunuz. Neden?
- İ.Ç: Eski Anayasa ile kıyasladığım zaman bu maddeler, ötekinden daha iyi geliyor. Bunun herhangi bir hükümete 'evet' anlamına geldiğini düşünmenin bile saçma olduğuna inanıyorum. Bizim için kalıcı olan Anayasa, geçici olan hükümetlerdir. Mustafa Kemal'in yaptığı Anayasa'yı çok daha çabuk değiştirmişiz ama 12 Eylül'ün Anayasası'nı kimse değiştirmek istemiyor. Bunu anlamıyorum. - O.Ç: Burada esas gürültü koparan üç madde vardı. Biri maalesef mecliste kaldı, yeterli desteği alamadığı için. Bu üç maddenin aslında gürültü koparmaya değer maddeler olduğu kanaatindeyim. Çünkü bir küçük yargı eliti Türkiye'nin bütün kaderini elinde tutacak şekilde örgütlenmiş durumda. Bunu da 12 Eylül askeri darbesi yaptı. Yani bir yargı eliti Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay toplasan 50-100 kişi ve bunlar Anayasa Mahkemesi'ni belirliyor, HSYK'yı belirliyor. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu da geliyor bunları belirliyor. Hangi hakim terfi edecek, hangisi Yargıtay'a gidecek. Bu küçük yargı eliti istediği partiyi kapatabiliyor, imtiyazlı bir yargı eliti isterse meclisteki bütün partileri kapatabiliyor, hiçbir denetim mekanizması yok. Şimdi bu sistem böyle devam etsin istiyorlar. Bence bu üç madde; Anayasa'yı, yargı elitinin siyasi tercihleri lehine değil, demokrasi lehine değiştiriyor. 12 Eylül Askeri darbeci mantığının koruduğu bir devlet eliti var. Yeni Anayasa bu devlet elitini bozacak. Dün Hollandalı bir gazeteci, 'Yurtdışına Anayasa değişikliği bir cümle ile nasıl anlatılır?' diye sordu. Ben de dedim ki, 'Yargılanamayan askerler sivil yargıda yargılanacak'. Bu bir imtiyazın sona ermesi demektir. Eğer Anayasa reddedilirse, Türk halkının, askerlerin sivil mahkemede yargılanmasını istemediği mantığı çıkar. Batı açısından manası budur.
- Ortak hayaliniz var mı?
- İ.Ç: Televizyonu açtığımızda yine bütün kötü haberler peş peşe diziliyor. İdam cezası kalktı ama faili meçhuller devam ediyor. İnfazlar bu şekilde yapılıyor. Normalleşme iyi bir hayaldir.
- O.Ç: Kendi hayalim şu, Mamak Askeri Cezaevi bir gün müze olursa, benim açımdan çok anlamlı hale gelir. Ya da Yassı Ada. Böyle sembolik şeylere ihtiyaç var, bir yere geldik diyebilmek için.
- Kıskançlık olur mu bazen aranızda?
- İ.Ç: Onu beceremedik.
- O.Ç: Tam tersine, birbirimizin başarısından mutluluk duyar ve birbirimizi destekleriz. Arada bir benimle dalga geçiyorlar 'İpek Çalışlar'ın kocası,' diyorlar. Ben de keyif alıyorum.


- Korumayla geçen hayata ne kadar alışabildiniz?
- O.Ç: Alışıyorum ama ada koşullarında istemiyorum. Tehdit içeren küfürler alıyorum sürekli.
- İ.Ç: Hrant Dink öldürüldüğünde bana da koruma verdiler. Latife Hanım kitabından dolayı bir beş-altı ay korumayla yaşadım ama gerçekten sinirlerim bozuldu. Sonunda 'Bir tehdit altında olduğumu düşünmüyorum. Gerekirse başvururum,' dedim. Hrant çok yakın arkadaşımızdı. Hrant'ın öldürülmesinden sonra hepimiz kendimizi suçlu hissettik. Niye onu koruyamadık. Devlet daha yeni hissediyor bu duyguyu.
- O.Ç: Çok konuştum Hrant'la ölme ve öldürülme üzerine. Yapamazlar böyle bir şey diye düşünüyordum, Hrant da öyle düşünüyordu. Yani bu kadar sembolik bir cinayeti işleyemezler... Ama sonradan Ergenekon'u gördük ki adamlar çıldırmış. Bilgiler ortaya çıktıkça hepimizi birden toptan öldürebilirlermiş. Ergenekon davasını çok önemsiyorum: Türkiye'nin kaderini değiştirdi. Türkiye Ergenekon davası ile yeni bir döneme geçti. Bugün asker siyaset içinde hareket kabiliyetini yitirdiyse, Türkiye'de bugün faili meçhul suikastlar yapılamaz noktalara kadar sıkıştıysa, bunda Ergenekon davasının savcılarının ve hâkimlerinin rolü var ve onlara çok şey borçluyuz.

Bugünün aydınlarında düşünce yüzeyselliği var
- Şanslı bir muhalifsiniz. Türkiye'nin en çok kazanan biyografi yazarı oldunuz...
- İ.Ç: Bir yerden sonra şansım döndü. Cumhuriyet Dergi'yi yapıyordum, çok da memnundum. Bir tartışmanın sonunda İlhan (Selçuk) Bey 'Hiyerarşiyi çiğniyorsun, ya yaparsın ya gidersin,' dedi. 'Bir düşüneyim,' dedim. Ertesi gün de işe gitmedim. Böylece görevden alınmış oldum.
- İşten çıkarılmak dokundu mu size?
- İ.Ç: Baştan çok aldırmadım ama ondan sonra dokundu tabii. - Görevden alındınız ama biyografi yazarı oldunuz...
- İ.Ç: Ben dergicilik yapan gazetecilerin, yazı yazmaya çok yatkın olduklarını, soluk almaya fırsat bulduklarında, çok iyi şeyler yapacaklarını düşünüyorum.
- Halide Edib birçok kadının kahramanı olacak kadar özel bir kişilik. Onda sizi etkileyen ne oldu?
- İ:Ç: Muhalifliği, tekliği, örgütçülüğü. Dört sene boyunca Halide'den çok şey öğrendim. Analitik düşünme yeteneğine bayıldım. Tahlilci bir bakış açısı var. En nefret ettiği ortamdan bile artısı ve eksiği ile bahsetmeyi kendisine ilke edinmiş. Hiçbir zaman ezilmemiş. Çok okuyor, o kadar çok okuması da beni şaşırttı. Mesela dünyada ne olup bitiyor, hepsini takip ediyor. Bunu Avrupa'dayken de yapıyor, Türkiye'ye döndükten sonra da. 1940'lı yıllarda New York Times ya da Avrupa gazetesi okumak kolay değil, masraflı. Onun döneminde aynı düzeyde erkeklere baktığınız zaman onların entelektüel düzeyini kavramakta zorlanıyorum, çünkü onlar böyle yazılar yazmıyorlar.
- Nobel almayı istemiş olabilir gibi bir hisse kapıldım Halide Edib'i okurken.
- İ.Ç: Kim bilir belki edebiyatçı olarak Nobel Ödülü'nü almayı çok istemiştir. Aday bile gösterilmiş olabilir ama o zaman popüler olmadığı için basına yansımamış olabilir. Milli Mücadele'ye katılan insanlar arasında, bir yıldız o aslında. Ciddi bir kanaat önderi.
- O.Ç: Halide Edib'in 80-90 sene önce yazdıklarını okuduğum zaman diyorum ki, 'Bu düzeyde bir entelektüel Türkiye'de yok bugün! Osmanlı'nın son döneminde, Cumhuriyet'in kuruluşu sırasında yaşayan aydınlara baktığımız zaman, bu aydınların şu anki aydınlardan çok daha derinlikli ve çok daha kuvvetli olduklarını görüyorum. Türk aydınında bugün bir entelektüel derinlik sorunu var. Korkunç bir düşünce yüzeyselliği var.