Nedir bu paranoya? ‘TSK’yı yıpratma çabaları’ diye karşımıza çıkan temcit pilavı nelerden oluşuyor? Yani, TSK içinde birileri böyle çalışmalar ısmarlıyor, birileri de şu satırlarda havası az çok anlaşılan çalışmalar yapıyor, bunlar hepsi normal mi?
Rakipsiz yönetmek
Murat Belge / Taraf Gazetesi
Askerlik, savaşmanın mesleğidir. Savaş da, bir ‘yabancı’ ülkeye karşı yapılır. Bu nedenle, böyle olmayanını ayırt edebilmek için ‘iç’ savaş gibi terimler kullanıyoruz.
Birkaç zamandır kamuoyunun ilgisini üzerinde toplayan ‘Destek Planı’ ya da tam adıyla söyleyecek olursak, ‘Bilgi Destek Faaliyeti Eylem Planı’, Türkiye’de ordunun dikkatinin büyük kısmının ‘dış’a, bir veya birkaç ‘yabancı ülke’ye dönük olmadığını, ‘İç’e, Türkiye toplumunun kendisine dönük olduğunu ve ‘yönetme’ sorunsalı üzerinde odaklandığını gösteriyor.
Dünyada orduların ‘yönetme’ sorunsalına tamamen uzak, yabancı kaldığını söyleyemeyiz. Yakın tarih, ‘medeni’ sayılan ülkelerde değil ama geri kalmış dünyanın birçok ülkesinde askerî darbe örnekleriyle dolu. Latin Amerika askerî darbenin neredeyse ‘kronik’ bir olay haline gelmesiyle tanınan bir bölgeydi (ama artık orada da, yıllardan beri, yeni bir darbe olmuyor).
Gene de, ülkesini her durumda, ‘hazerde ve seferde’ yönetme fikrini değişmez bir fikir olarak zihnine yerleştirmiş, bundan bir an vazgeçmemeye kararlı ve kendine ait saydığı bu ‘Hak’kı hiç kimse ile paylaşmama konusunda da dediği dedik bir ordu bulmak zordur. Ulus-devletin ordu eliyle kurulduğu erken örnekler Almanya ve Japonya; buralarda uzun zaman ordu kendini önemli siyasi kararların biricik sahibi gibi gördü (ve bunun sonucunda ülkesini yıkıma ve felakete sürükledi). Uzun zamandan beri her iki ülkede de ordu medeni ülkelerde gördüğümüz işbölümü içinde kendisine tanınan yere döndü. Bundan bir şikâyeti yok ve ülkeyi yöneten sivillerin hizmetinde görevini yapıyor. Onlardan sonra başka toplumlarda da ordunun benzer bir rol oynamaya hevesli olabildiğini gördük. Pakistan ve Myanmar hemen aklımıza gelecek örneklerden. Herhalde ikisinin de herhangi birine bir ‘model’ gibi görüneceğini düşünemeyiz.
Türkiye’de askerin her zaman dünya demokrasilerinde yadırganan bir ağırlığı olmuştur. Bu ağırlık demokrasilerde yadırgansa da Türkiye’de alışıldığı için sivil siyasi kadroların pek fazla itiraz etmeden benimsediği bir şey haline gelmiştir. Ama zaten Anayasa’daki ‘Milli Güvenlik Kurulu’ gibi kurumlar, bu ağırlığı kurumlaştırmıştır.
Öyleyse, daha ne? Nedir yetmeyen? Sözkonusu belgede geçen şu ibarelerin anlamı ve gereği nasıl açıklanır?
‘Kamuoyunun TSK’nın hassasiyet gösterdiği konularda kendi çizgisine getirmek, TSK hakkında yanlış fikirlerin gelişmesine mani olmak...’ ‘TSK’nın milli değerlere gerçek anlamda sahip çıktığı mutlaka gösterilecektir...’ ‘TSK’nın çağdaşlaşmanın, bilimsel ve toplumsal gelişmenin öncüsü olduğu, demokratik değerleri çağdaş düzeyde yaşatan bir kurum olduğu, gelişmiş toplumların ordularının seviyesinde bulunduğu, topluma öncü olma konumunu sürdürdüğü... halk tarafından en fazla desteklenen kurum olduğu...’ ‘...müzeler...TSK’nın tarihini yansıtan ve diğer ordulardan farkını ortaya koyan...’
‘TSK görüşlerinin kamuoyuna ve ülke yönetiminde etkin olan kişi ve kurumlara iletilmesi temin edilecektir...’
Böyle akıp gidiyor. Bu satırlarda ‘biz yöneteceğiz’, ‘kamuoyunu kendi çizgimize getireceğiz’, ‘toplumun öncüsü biz olacağız’ iddia ve uğraşlarının yanı sıra ve onlarla eşit ağırlıkta, ‘Bu konum elden gidiyor mu?’ kaygısı da kendini hissettiriyor. Zaten bütün bu ‘yapacağız-edeceğiz’ faslı da o kaygının sonucu. Kaygının büsbütün yersiz olduğu da ileri sürülemez doğrusu.
Çünkü bir ordu kalkıp da ‘Toplumun öncüsü benim’ diyorsa, bu dünyada aklı başında, siyasetten ve sosyolojiden anlayan herkes öyle bir toplumun pek matah bir toplum olmadığını anlar. Bir ordu tutmuş ‘bilimsel gelişmenin öncüsü benim’ iddiasında bulunmuşsa, kimse o toplumun bilimine saygıyla bakmaz. Türkiye, doğrudur, uzun zaman bu gibi yargıların epeyce geçerli sayılacağı bir toplum olarak yaşadı. Bir toplumdan çok bir ‘kışla’ karakteri sergiledi. Ama neyse ki bu durum artık değişiyor, toplum kışla olmaktan çıkıp toplum olmaya başlıyor. Şüphesiz ki yaşanmış olan tarihin etkileri bugün dahi hissediliyor; hissedildiği içindir ki insanlar oturup böyle raporlar, böyle belgeler çıkarabiliyor ortaya. ‘Şu şu şu işleri şöyle şöyle yaparsak eski konumumuzu koruyabiliriz’ diyorlar. Diyorlar ama, yukarıda söylediğim gibi, bir yandan da kaygıdan geçilmiyor.
Dikkat neredeyse tamamen ‘içeriye’, iç siyasete dönük, demiştim. Bunu yapan da bu kaygı.
‘Düşman’ kavramı bile bu bağlama göre tanımlanmış belli ki. ‘TSK karşıtı fikir ve eylemleri ile bilinen sanatçı ve yazarların yıpratılması hedef alınacaktır’ diye bir cümle okuyorum. Hepsinin içinde sanırım en korkuncu da bu.
Kastedilen şeyin örneklerini hiç bilmiyoruz, hiç görmedik demek mümkün mü? Bir zamanın ‘andıç’ hikâyesi işte buydu. Bugünlerde de resmî toplantı yapıp ‘Soros’tan para alıyor’ demek, medyadaki uşaklara bu yolda yazı yazdırmak, kimin kiminle bağlantılı olduğuna dair deli saçması şemalar yayımlatmak, iki günde bir rastladığımız olaylar. Tabii o yukarıdaki cümlenin yakınlarında ‘Kanaat önderlerinin faaliyetlerinin maliyetleri doğrudan veya dolaylı olarak karşılanmasına ihtiyaç vardır’ cümlesini de görüyoruz. Böyle bir ihtiyacın varlığından bizim de şüphemiz yoktu.
Demokrasilerde ‘yönetim’ orduya verilmiş bir iş değildir. Bu gibi yöntemlerle kamuoyunu şartlandırıp toplumda sultanızı sürerek, bir kere ‘ordu’ olmaktan çıkarsınız. Kendi toplumu içinde onu bunu yıpratmayı hedef alan bir ‘ordu’ düşünülebilir bir şey mi? Bunların geçerli ve yürürlükte olduğu bir ülke hakkında bir ‘Demokrasi’ olduğunu söylemek mümkün mü?
‘Hedef kitle olarak tanımlanan siyasi ve etnik gruplarda ayrışmayı desteklemek ve birliği bozmak maksadıyla bu grup içindeki bazı kişilerle iletişim kurulacak, hedef kitlenin gücü azaltılarak TSK’yı yıpratma çabaları etkisiz kılınacaktır.’ Şu cümlenin anlattığı faaliyet tipini kendi ülkesindeki gruplara, kendi halkının oylarıyla seçtiği politikacılara vb. uygulamaya hazırlanan bir ‘ordu’ normal insan havsalasına sığar mı?
Nedir bu paranoya? ‘TSK’yı yıpratma çabaları’ diye karşımıza çıkan temcit pilavı nelerden oluşuyor? Yani, TSK içinde birileri böyle çalışmalar ısmarlıyor, birileri de şu satırlarda havası az çok anlaşılan çalışmalar yapıyor, bunlar hepsi normal, olması gereken şeyler. Öyle mi? Ama ‘böyle şey olur mu? Bir ülkede ordu denilen kurum böyle işler yapar mı?’ dediğinizde Kurumu yıpratmaya çalışan bir ‘ordu düşmanı’ olacaksınız. Değil mi?
Öyle. Söylenen aynen bu. İnsanları böyle bir şeye inandırmanın yolu da, olsa olsa, ‘silah zoru’ dediğimiz nesnedir.
Yorum Ekle