Metni Büyüt Metni Küçült
29 Haziran 2008

Spor yazarları da ikiye ayrıldı... Fatih Terim gitsin mi kalsın mı?

Terim önce İtalyan basını üzerinden, sonra da soyunma odasında yaptığı konuşmayla sinyal yolluyor: Bırakıyorum. Federasyon Başkanı ise ‘Bırakmıyor’ diyor.
Spor yazarları da ikiye ayrıldı... Fatih Terim gitsin mi kalsın mı? Kabul edelim; tarihinde ilk kez Avrupa Şampiyonası’nda yarı final oynamış bir takımın teknik direktörünü tartışıyorsak, ortada yanlış giden bir şeyler var.

Ya bu denli eleştirilen Fatih Terim’in icraatlarında temel sorunlar bulunuyor, ya da spor basınının Terim’e ve meseleye yaklaşımında. Belki de ikisinden de biraz...

Fatih Terim tartışmaya ilişkin düşündüklerini açıkladı ve hem İtalyan basını üzerinden, hem de kendi oyuncularına soyunma odasında yaptığı konuşmayla bırakacağının sinyallerini verdi.

Federasyon Başkanı ise ‘Bırakmıyor’ diyor. Meseleyi spor yazarlarına sorduk: Fatih Terim bırakmalı mı, devam mı etmeli?

Uğur Meleke: Sorun Terim’in gidişi değil

Bu hadiseleri iki tarafın da planları çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Neticede hepimiz kendi hayat tiyatromuzun başrol oyuncusuyuz. Terim İtalyan medyasına “Serie B bile olsa geri dönmek istiyorum” dediyse, onu metazori tutmanın her iki tarafa da faydası olmayacaktır. Mühim olan Terim’li ya da Terim’siz planların aksamaması, bir projenin devamlılığının sağlanmasıdır. Bu da Klinsmann-Löw formülü gibi bir formülasyonla yapılabilirdi. Ama ne yazık ki şu anda “Metin Tekin Milli Takım teknik direktörü olmalı” desem çok az insan benimle aynı fikirde olacaktır. Her teknik adam gittiğinde futbolu yeniden keşfetmeye başlıyoruz. Esas acı olan bu; Terim’in gidişi değil.

Bağış Erten: Ne seninle ne sensiz

Turnuva öncesinde hiç gol atamadan ve hiç puan alamadan dönse kimsenin şaşırmayacağı bir takım vardı elimizde. O umutsuz takım Fatih Terim’in eseriydi. İlk maçta Portekiz karşısında mahkûm oyunu oynayan da. İsviçre maçının yağmurla birlikte çöken ekip de... Çek Cumhuriyeti maçının 75 dakikası boyunca hiçbir ışık vermeyen kurgu da... Ama işte bir de ‘öteki Türkiye’ var ki bu turnuvanın neredeyse tek tadı tuzu olan, yenilmeyi kabullenmemekten kimlik türeten ve Almanya maçında tarihinin en iyi oyunu oynayan... Bu yüzden soru şu olmalı, hangi Fatih Terim? Hepimizi kontrpiyede bırakan bu sorudur. En sevimsiz de onun eseri, en sempatik de. Bu yüzden onunla da olmuyor onsuz da.

Attila Gökçe: Bırakmamalı

Bu trendin 2010 Dünya Kupası sonuna kadar aynı yerden devam etmesi, teknik yönetimde değişiklik olmaması gerekir. Fatih Terim’in bireysel kariyerini Avrupa’daki kulüp takımlarında geliştirmek üzere öteden beri hazırlık yaptığı zaten biliniyordu. Ama böyle bir Avrupa Şampiyonası başarısından sonra bu başarı sürecini yarıda bırakıp gitmesi Terim’e çok şey kazandırabilir; Türkiye’ye ne kazandıracağı kuşkuludur. Terim’den sonra göreve gelecek yerli ya da yabancı teknik direktörlerin seçiminde de aklın değil politikaların, kulüp dengelerinin ağırlıklı olacağını düşünüyoryum. Terim, kızsak da eleştirsek de milli takım için bizim üzerinde uzlaşabildiğimiz bir hocadır. O giderse uzlaşma noktasında buluşmak çok güç olacak. Federasyon başkanının Terim’i anlamaya çalışırken bazı imkânsızlıklar içinde olduğunu söylemesini çok yadırgadım. O imkânları açacak olan futbol federasyonudur. Ben bu konuda bir sıkıntı olduğunu da düşünmüyorum. Bu gündemin bir an önce sonlanması gerekir.

İbrahim Altınsay: Yenilenme gerek

Gitme kalma meselesinin nereden çıktığını anlayamadım. Teknik Direktör Fatih Terim “İtalya’ya gideceğim” diyor, Federasyon Başkanı “2010’a kadar takımın başında” diyor. Üstelik bunu medya üzerinden yapıyorlar. Ben bunu anlayamıyorum. Anlayamadığım için de bir şey diyemiyorum. Ama genele bakarsak, Terim’in ikinci kez milli takımın başına gelmesi sağlıklı bir süreç değildi. Takım grupta ikinciyken ve anlaşılır bir top oynarken Ersun Yanal yerinden edildi. Ülkenin yetiştirdiği değerlere haksızlık yapılıyorsa en açık haksızlık Yanal’a yapıldı.

O zamandan beri milli takım tek maçlık denemelerle bugüne geldi. Kazandığı maçlarda bile futbol açısından umut vermedi. Terim bir maça aldığı futbolcuyu öbür maça çağırmadı. Yeni futbolcuları da takımlarında başarılı olunca milli takıma çağırdı. Bu ‘günü kurtarma stratejisi’nin Avrupa Şampiyonası’nda da tekrarlandığını gördük. Her maç bir öncekinin inkârı gibiydi. Ancak gol yedikten sonra milli takım rahat ve enerjik bir top oynadı.

Elbette böylesi bir organizasyonda yarı final oynamak başarı, ama böyle turnuvalarda top oynamadan da finale gelebiliyorsunuz. Üstelik Saracoğlu’ndaki İsviçre maçında toplum vicdanında açılan yara hâlâ iyileşmedi. Ulusal formayı giyen çoğu futbolcuyu kardeşim gibi sevmeme karşın ulusal takımla gönül bağı kuramıyorum. Bence Milli Takım’da hem spor etiği hem de futbol anlayışı olarak köklü bir yenilenmeye gereksinim var.