Metni Büyüt Metni Küçült
8 Temmuz 2008

Şansal Büyüka'nın spiker kızı, spor spikeri ile evleniyor...

Spor basınının duayen isimlerinden Şansal Büyüka’nın kızı Sine de babasının izinden gidiyor. Spor spikerliği yapan Sine Büyüka için bugünler evlilik hazırlıklarıyla geçiyor.
Şansal Büyüka'nın spiker kızı, spor spikeri ile evleniyor... Kendisi gibi spor spikeri olan Ersin Düzen’le hayatını birleştirecek olan Sine Büyüka’nın düğünü ağustosta olacakmış ama araya Avrupa Futbol Şampiyonası girmiş. Sine Büyüka “Milli Takım her gruptan çıkışında bizim düğün de ertelendi, ama helal olsun! Feda olsun” diyor.

Kızımı kaptırdığımı kabul ediyorum

35 yıldır spor basınına emek veren Şansal Büyüka kısa süre önce NTV’de spor spikerliğine başlayan kızı Sine Büyüka’nın yuvadan uçmasıyla ilgili olarak “Kızımın üstüne titrerim” diyor

Son üç aydır Lig TV Genel Müdürü ve Maraton programının yapımcısı Şansal Büyüka ve onun NTV Spor’da spor spikerliği yapan kızı Sine Büyüka ile bir araya gelmeye çalışıyorum. Tahmin edebileceğiniz gibi Şansal Bey’i yakalamak çok zor. Neyse, sonunda başardık! Şimdi... Birincisi Büyükalar, hem dünya tatlısı hem de çok güzel bir aile. Sonra, bir duayeni ve hayran olduğu babasının yolunda giden çalışkan, azimli ve başarılı genç bir kadını dinliyorsunuz. Üstelik işin içinde bir düğün ve futbol da var!
Şansal Bey, 1973’te Milliyet’in kapısından girmenizden bugüne, şöyle bir dönüp baktığınızda, neler görüyorsunuz?
35 sene. İnanılmaz dolu, masal gibi bir meslek hayatım olduğunu düşünüyorum. Çok sıkıntılı, çileli günlerimiz de oldu tabii. Gazetecilik, televizyonculuk zor zanaattır, saati yoktur ama dönüp bir işe başlasam, yine bu mesleğe başlarım.

Bu kadar zor bir mesleğe, kızınızın girmesini nasıl karşıladınız?
Pek istemedim. Spor spikeri olacaksanız, ciddi birikimli ve dolu olmanız gerekir. Hanımlardan o yüzden endişe ediyorum. Kızımın, kültür-sanatla ilgili ciddi birikimi var. O yönde ilerleyeceğini düşünüyordum ama spor spikerliği için NTV çok ısrar etti. Kızım da gerçekten çok çalışarak endişemi büyük ölçüde giderdi.

Sine Hanım, Koç Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun olduktan sonra, ne gibi işler yaptınız?
Digitürk’te dış alımlarda çalıştım. Gazetecilik, dergicilik hep kanımda olan bir şeydi. O tarafa kaydım ve Billboard ve Instyle dergilerinde çalıştım. Televizyona geçmek istedim. Sanatla çok ilgili olduğum için, NTV’de kültür-sanat bölümüne başladım. Bir sene Gece-Gündüz’de çalıştım. Hayatımın, iş olarak en güzel dönemiydi diyebilirim. Çok mutluydum.

Peki o zaman spora neden geçtiniz?
Çok yorucu bir temposu vardı. Sabah yedi buçuk, sekiz; akşam gece iki gibi. İstanbul’da neredeyse her gece bir etkinlik oluyor ve biz de bunu takip ediyorduk.

Babanızın gölgesinde kalmaktan hiç korkmadınız mı?
S. B.: İnsanların beklentileri ve hakkınızdaki önyargıları açısından zorlayıcı yanları oluyor. Sonuçta babam bu işin duayeni. Onun kızı olmak için mutlaka birtakım niteliklerinizin olması gerek. Yine de ben ne kadar çabalarsam çabalayım, ne kadar uğraşırsam uğraşayım, asla babam gibi olamam.
Ş.B.: ”Babamı geçerim” hedefini koyacaksın.

İlk kez ekrana çıktığınızda ne hissettiniz?
İlk kez ekrana çıktığımda yanımda benden bir gün önce başlamış bir spiker arkadaşım vardı. Birinci haberi okuduktan sonra az kalsın ona dönüp “Muratçım, sen devam edebilir misin?” diyecektim.

Mesleğin duayeni olarak, kızınıza ne gibi tüyolar veriyorsunuz?
Konuşurken es ver, dur gülümse, katı olma, vücut dilini kullan, anlaşılabilir konuş, habere girmeden önce hangi haberi anons ettiğini, içeriğini mutlaka bil.

Babanıza yapılan eleştirilerden nasıl etkileniyorsunuz?
S.B.:Eleştiriler genelde bana babam konusunda değil, Erman Hoca konusunda geliyor.
Ş.B.: Kızım olduğun için gelmiyordur. Yoksa eleştiri olmaz mı? Toplumsal iş yapıyorsanız, eleştiri olur.
S.B.: Tabii ama çok ufak şeyler de oluyor. Şu ana kadar bana hiç ciddi ve ağır bir eleştiri gelmedi.

Babanızla ilgili aklınıza gelen ilk kare...
Ben babama çok çok hayrandım ve hâlâ da öyleyim. Hiç unutmuyorum ya dört ya da beş yaşındaydım. Ben çikolata, şeker çok yerdim ve tabii ki annem bunu istemezdi. Mutfağımızda dolapların üstü çikolata doluydu ama benim fersah fersah boyumu aşardı dolaplar. Babam beni sabah erken, annem kalkmadan omzuna alır, mutfağa götürürdü. Şimdi düşünün, bütün önüm çikolata. Sonra beni Milliyet’e götürürdü. Önünde kestaneci vardı, kestane alırdık.

Şansal Bey, kızınız doğup da onu ilk kez gördüğünüzde neler hissettiniz?
Şunu düşünüyordum: Herhalde dünyada bir başkasını daha fazla sevemem! Kızım benim için çok önemlidir, üstüne titrerim.

Ve bu kadar üzerine titrediğiniz kızınız evleniyor.
Vallahi onu da çok kabul edemiyorum açıkçası. Belki egoist düşünüyorum ama. Alışmaya çalışıyorum.

Damat adayını öğrendiğinizde, kendinizi nasıl hissettiniz?
Biz gidip Nihal’i (eşi) nasıl istediysek, gelip Sine’yi de öyle isteyeceklerdi. Kendimi buna hazırlamış olmama rağmen çok kolay kabullenemedim. Kızımın sevgisine yeni bir ortak çıktı sanki ama bu da hoş bir şey aslında.

Sine Hanım, Ersin Bey’le NTV’de tanıştınız. İlk görüşte aşk mıydı?
S.B.: Açıkçası değildi.
Ş.B.: Kandırdı seni demek ki!
(Gülüyoruz)
S.B.: Ersin’e tanıdıkça âşık oldum. Asıl sağlıklı olanın bu olduğunu düşünüyorum. Evlilik, farazi bir şekilde başlayıp farazi şekilde devam eden bir şey olmamalı.

Kaptırdınız kızı Şansal Bey...
Ş.B.: Vallahi kaptırdığımızı kabul ediyorum ve Fuat’a (Kanal yöneticisi) kızıyorum. Ona diyorum ki “Kızımızı sana teslim ettik, başımıza neler geldi. Sen nasıl abisin! Sen nasıl müdürsün!”.
S.B.: İşteyken, Ersin tam bir şey söyleyecek oluyor, Fuat abi sürekli: “Şşşşt! Sus,! Öldürürüm seni! Bak! Şansal abi zaten kızıyor!” şeklinde..

Düğün ağustosta olacak diye biliyorduk.
Ş.B.: Avrupa Futbol Şampiyonası girdi araya. Bir ay sürünce, milli takım bize düğünü zorunlu erteletti.
S.B.: Milli takım her gruptan çıkışında bizim düğün de ertelendi, ama helal olsun! Feda olsun!

Aynaya baktığınızda, size babanızdan geçen neler görüyorsunuz?
S.B.: (Gülüyor) Özellikle gözlerimiz çok benzer. Çok şükür hem babamın hem annemin gülen gözlerini, enerji veren bakışlarını görüyorum.
Ş.B.: Özellikle annenin!

Şansal Bey, siz aynaya baktığınızda ne görüyorsunuz?
Düşünen bir adam görüyorum açıkçası çünkü günün hiçbir saati, hemen hemen hiçbir noktasında kendinizle baş başa kalamıyorsunuz.

Evde, nasıl bir babasınız?
Sert bir baba değilim. Çocukları üstünde otorite kurmaya çalışan biri de değilim. Kişiliklerinin gelişmesi için destek oldum ve hiçbir zaman katı kurallar yüklemedim. Bununla birlikte, mesela telefonları hep açık olmalı, aradığımda bulabilmeliyim.

Futbol dışında neyle uğraşıyorsunuz? Hobiniz var mıdır?

Ş.B.: Bahçeyle, çiçeklerle, doğayla ilgileniyorum.

S.B.: Müzik hayatımdaki en büyük tutkum. İnşallah yaşlanınca yazdığım şarkı sözlerini, besteleri insanlarla paylaşacağım. Babadan gelen bir şair ruhum var.

Ş.B.: Şair ruhu annenden geliyor kızım, biz annenle çıkarken annen bana boyuna şiir okurdu.

Nihal Hanım, mesela ne okurdunuz Şansal Bey’e?
N.B.: Önde zeytin ağaçları, arkasında yar; sene 1949, mevsim sonbahar.

Ekranda başarının sırrı, dürüstlük!

Şansal Bey, Acun Ilıcalı başta olmak üzere bu meslekte çok insanı yetiştirdiniz.

Ben gençlerle çalışmayı, onları yetiştirmeyi seviyorum. Acun ise, bizle çalışmaya başladığında zaten bir noktaya gelmek üzereydi. Ben Acun’un kendi işini yapması konusunda destek olmaya çalıştım. Onun dışında, sıfır noktasından alıp yetiştirdiğim, en üst noktaya gelmiş sekiz, on adam var. Onlara baktığımda, çok büyük manevi haz alıyorum.

Ekranda başarının sırrı ne?

Bence, ilk olarak dürüst olacaksın. İkincisi mutlaka ama mutlaka tarafsız olacaksın. Üç, samimi ve dört, izleyiciye saygılı olacaksın. Ben bunca yıldır ekranda ayak ayak üst üste atıp oturmamışımdır. Biz doğru bildiğimizi söylüyoruz açıkçası.

Peki, gelelim Erman Hoca’ya. Erman Hoca Avrupa Futbol Şampiyonası sırasında metroda, Rus kadınlarını sarhoşlardan kurtarmış. Olay nasıl gelişti?

İspanya-Rusya yarı final maçı gecesinde, metroyla dönüyoruz. Üç tane hanım ileride bir koltukta oturuyorlar. İki de Rus bey karşılarında. Olağanüstü sarhoşlar. Biri gitti, kadının elini öpmeye falan başladı. Kadınlar alışkın değil, birden panik oldular. Biz hoop demek zorunda kaldık. Biz hoop deyince, bütün sarhoşluklarına rağmen kabadayı bir üslupla bize doğru gelmeye başladılar. Bunlar gelmeye başlayınca, Erman cebinden akreditasyon kartlarımızı çıkarıp ‘Polis! Polis!’ dedi. Kartlar sarhoş kafayla kimlik gibi duruyor. Adamlar duraladı, derken tren durdu ve gidip polise durumu anlattık.

Röportaj: Şeniz Erten / Milliyet

Yorum Ekle