Metni Büyüt Metni Küçült
27 Temmuz 2008

'Dışkı' olayının tarafları konuştu! Sevan Nişanyan Şirin Sever'e, Müjde Nişanyan Ayşe Arman'a anlattı!

Büyük fırtınalar kopartan 'Dışık Atma' olayının iki kahraanı bu hafta Sabah ve Hürriyet'e röportajlar verdi. İşteSevan ve Müjde Nişanyan'ın anlattıkları.
'Dışkı' olayının tarafları konuştu! Sevan Nişanyan Şirin Sever'e, Müjde Nişanyan Ayşe Arman'a anlattı! ŞİRİN Sever'in Sevan Nişanyan'la yaptığı röportaj

Ben farklı davrandım!

"Çenem kuvvetlidir, şiddet uygulamak gerekirse çeneyle idare ederim. Ama benim bile sözüm tükenmişse, bayağı şey yaşanmış demektir. Benzer durumda Türk erkeği yumruk ya da silah kullanırdı. Bende o iki opsiyon da mevcut değildi, böyle oldu"..

Koruma altındaki Şirince evlerinde yaptığı restorasyon yüzünden hapislere düşmüş bir adam. Hapishanede kaldığı 10 ayda, 30 yıllık projesi olan iki dil kitabını yazan bir araştırmacı. Üstelik, dışarıdayken vakit bulamadığı kitapları yazabildiği için, hapse düştüğü için sevinen bir çılgın! Tüm Türkiye'nin artık çok yakından bildiği Küçük Oteller kitabının yazarı. Türkçe'deki sözcüklerin etimolojik yapısını ortaya koyan, bu konuda kitapları olan bir dil uzmanı. Yale Üniversitesi'nde felsefe okumuş; Arapça'dan Yunanca'ya, Almanca'dan Latince'ye 12-13 dil bilen çevirmen, rehber ve entelektüel insan... İşte Sevan Nişanyan bunların hepsi. Böyle bir adam! Ama son günlerde bütün bu özelliklerine bir yenisini ekledi ki, o çok fena! Tartıştığı karısına dışkı atan adam! Evet, Sevan Nişanyan bu eylemiyle de meşhur artık! Günlerce gazetelerde eşiyle kavgasını, boşanma hikâyelerini, feministlerin ona olan tepkisini okuduk, tartıştık, ağzımıza geleni söyledik. Ama ona hiç sormadık; neden? Mail attım, "Anlatır mısınız?" dedim. Hemen "Olur konuşalım," dedi. Buluştuğumuzda "Danışmanlarım konuşmamı istemiyor aslında," dedi. Bende cevap: "Kim danışmanlarınız?" "Karım Müjde ve baldızım Mutlu!" Dedim ki: "Aaa karınızla konuşuyor, ona danışıyor musunuz hâlâ?" "Hâlâ dostuz. Üstelik üç çocuğumuz var. Herşeyi bırakın, hâlâ iş ortağıyız" dedi. "Neden karşımdasınız o zaman?" dediğimde de şu cevabı verdi: "Yaptığım hataydı ama eserlerimin her ailede olabilecek bir kavganın gölgesinde kalması rahatsız edici. Benim gibi birinin sözü tükenebiliyorsa, bayağı bir şeyler yaşanmış demektir. O yüzden abartmasın kimse bunu..." Buyrun, Nişanyan'ı dinleyin bir de... Ama dikkatinizi çekerim... Böyle bir kavgayla gündeme oturan bu adam, röportaj boyunca karısına bir kez bile 'b.k atmadı!'


- 'B.k atmak' deyimi mecaz anlamda kullanılır da, bunu hayata ilk geçiren sizsiniz sanırım!
- Hayır, ilk değil! Türk edebiyat tarihinde çok ünlü bir vak'a vardır. Yazar-radyocu Eşref Şefik, Necip Fazıl Kısakürek'in başından aşağı bir kova dışkı dökmüştür. Yıl, sanıyorum 1930'lar. Bir pislik yapıyor Necip Fazıl... Dostu da, bir hafta boyu biriktiriyor bir kovada dışkısını, kapının zili çaldığında, apartman penceresinden aşağı döküyor. Bu hadise Mina Urgan'ın Bir Dinazorun Anıları kitabının 98'inci sayfasında mevcuttur.

- Siz de bu olaydan mı ilham aldınız?
- Hayır bu konunun uzmanlığı sonradan gelişti.

- Affınıza sığınarak sorabilir miyim: Delirdiniz mi, niye böyle bir şey yaptınız?
- İnsanın bazen gözü dönüyor. Size şöyle söyleyeyim; 51 yaşıma kadar böyle bir şey yapmamıştım. Bunu bırakın, zannediyorum ortaokuldan beri kimseye yumruk vurmuşluğum yoktur, çocuklarıma fiske vurmuşluğum da yoktur. Yani saldırganlığı alışkanlık haline getirmiş bir insan değilim.

- Olay spontane geliştiyse, o dolu kavanoz nereden çıktı, söyler misiniz?
- Bir Allah'ın kulu düşünmüyor ki, insanlar bazen hastane tahlili için kavanoz doldururlar...

- Yani hazır mı duruyordu o kavanoz?
- Aynen öyle!

ÇENEM KUVVETLİDİR!
- Peki niye çıldırdınız bu kadar, söyler misiniz?
- Özelime girmiş olursunuz, dolayısıyla cevap vermeyeceğim. Ama kimse böyle bir noktaya durup dururken gelmez, bunu da kabul edin.

- Hiçbir kadına kaba kuvvet gösterdiniz mi bugüne kadar?
- Zannetmiyorum, hayır. Allah'a şükür çenem kuvvetlidir, dolayısıyla şiddet uygulamak gerekirse çeneyle idare edebiliyorum! Yani Sevan Nişanyan'ın bile sözünün tükenmiş olması için bayağı bir şeyler yaşanmış olması gerekiyor. Şunu size söyleyeyim, bu konunun ayrıntılarına girmeyeceğim. Çünkü burada kendimi savunmak, ancak eşimi kötülemek anlamına gelebilir, bunun doğru olduğuna inanmıyorum.

- Kaba kuvvet kullanamadığınız için mi bunu yaptınız?
- Tabii. Benzer bir konumda eminim ki Türk erkeklerinin yüzde 99'u yumruk, yüzde 1'i kurşun kullanırdı. Bende o iki opsiyon da mevcut olmadığına göre daha farklı bir davranış zorunluluğu doğdu.

- Bu olayın evinizden dışarı çıkmayacağını, dört duvar arasında kalacağını mı düşünmüştünüz peki?
- Düşünmeye gerek duymadım. O an öyle gerekiyordu, öyle yaptım.

- Pişmanlık duyuyor musunuz şimdi?
- Tabii ki duyuyorum! Üzülür insan elbette. Öfke anında yapılmış olan her şey yanlıştır ama bu, insanın öfkesiz yaşayabileceği anlamına gelmiyor.

- 'Cahil insan bu kadar kurgu yapamazdı; yaratıcı beyin kavgada bile yaratıcı oluyor,' diyenler var...
- Teveccühleridir! (Düşünüyor) Saçma bir yaratıcılık ama! Yaratıcılığımı daha farklı alanlarda kullanmayı tercih ederim.

- Bu olayda sizi en çok rahatsız eden ne?
- Eserlerimin böyle saçma bir olayın gölgesi altında kalması...

- 'Bir aydın kimliğinin, kültür adamının bir kavanoz b.kun içine düşüp mundar olduğunu düşünüyoruz,' diyenler var. Bu kadarı haksızlık mı?
- Olay o kadar renkli bir olay ki, o kadar insana fırlama laflar etme imkânı veren bir olay ki, benim dışımda biri olsaydı, ben de döktürürdüm bir-iki satır, eğlenirdim yani. Eğer sen bir ülkede az buçuk meşhur olmuşsan bunun sonuçlarını yaşamak zorundasın, basın tarafından bir kitle histerisi yaratılacaktır elbette. Fakat bugüne kadar dilbilim alanında, turizm alanında, siyaset alanında, inşaat alanında koyduğum eserler ortadadır. Bunların değeri ne azalır ne çoğalır. Kim ne derse de vız gelir bana. Genel bir kuraldır; topluluk, topluluk olarak konuşmaya başladığı zaman saçmalar.

- Aynı zamanda eserlerinizi kastederek 'Artık hepsi foseptik kokuyor,' diyenlere de cevap mı bu?
- Görünürde kulağa hoş gelen fakat içi boş laflar etmek çok kolay bir şeydir. Her rakı sofrasında ben on tane böyle laf patlatırım. Bunlar boş laflardır.

- Çocuklarınız kaç yaşında?
- 15, 12 ve 8.

- Bu ayrılıktan onlar nasıl etkilendi?
- İki oğlan çok sağlamdır ama kızım çok kırıldı, 12 yaşında ve çok üzüldü.

- Ortak bir yaşam sürecek mi onlar için?
- Onlar anneyle kalacaklar ama aynı köydeyiz sonuçta.

- Yeni kitap projeniz var mı?
- Yayıncım Kırmızı Yayınları benden durmadan kitap istiyor. Sözlüğün baskısı tükendi. Sözlük, sonsuz bir iğneyle kuyu kazma işidir. Hâlâ gece-gündüz ona çalışıyorum, deliler gibi. Aylar boyu bütün 14. yüzyıl Türkçe metinleri okudum, kelime avcılığı yapıyorum. Kelimelerin her biri ilk ne zaman Türkçe'de tespit edilmiş, hangi anlamda, hangi imlayla, onları araştırıyorum..

- Bunu yapmak için çılgın ve uçuk olmak gerekmiyor mu?
- Biraz otizmle alakası var galiba ama acayip zevkli bir iş. Hani hapiste ipe boncuk dizerler ya, çılgın bir iştir, ona benziyor biraz.

- Şirince'de turizm nasıl?
- Genelde Türkiye'de turizm bu sene tatsız ama bizim otelde işler iyi. Bize çok Amerikalı geliyor, bayılıyorlar. Türkiye deneyimlerinin zirve noktası olarak Şirince'yi görüyorlar.

- Her şeye rağmen eşinizle görüşüyorsunuz, 'Danışmanım,' diyorsunuz. Böyle bir olaydan sonra bile arkadaşlığın sürmesi çocuklar ve iş ortaklığı sayesinde mi oluyor?
- Müjde akıllı bir insandır, güçlü kişiliği vardır, beni en iyi tanıyan insandır. 17 senedir her şeyi birbirimize danışarak yapmışız. Ne olursa olsun, ne kadar tükenmiş olsa da bu evlilik, aramızda derin bir sevgi bağı var karşılıklı olduğunu zannettiğim. Tabii ki konuşuruz, tabii ki danışırız birbirimize. Bir de ortak bir davanın içindeyiz, 'Sen ne diyorsun bu durum?' diyebilecek durumdayız. Ama boşanıyoruz. İşin içine avukatlar girdiği anda, işin komple b.kunu çıkarmak konusunda...

- Siz bu lafı daha dikkatli kullanmak zorundasınız!
- Aynen kullanıyorum, üstün bir başarı gösteriyorlar.

- 300 bin YTL'lik tazminat rakamı doğru mu?
- Doğru değil. Biz aramızda anlaşmaya vardık. Geçelim bunları...

- Bu kadar saygı-sevgi duyduğu kadına bunu nasıl yapabiliyor bir adam, merak ediyorum.
- Çağdaş dünyada, tek eşli evlilik sakat bir kurum. Geleneksel toplumda tek eşli evlilik yürür ama çağdaş dünyada yürüyecek iş değil.

- Yani mesele gazetelere yansıdığı gibi bir başka kadın mı?
- Hayır değil. O işin sonucu, sebebi değil.

- Ne demek o?
- İnanın giremem o işin detayına çünkü işin içinde, etkilenecek bir sürü başka insan var.

- Bir röportajda 'En keyif aldığınız kötü huyunuz?' sorusuna 'Kadınlara düşkünlük,' cevabını vermiştiniz. Karınızın sizi zorlamasının nedeni bu olabilir mi?
- Müjde'yi çıldırma noktasına getiren şey şu: Ben kişiliğimle ezici bir insanım. Kendine haddinden fazla güvenen bir insanım. Hedefe kilitlendiği zaman yoluna çıkan kişileri çok kolay ezebilen bir insanım. Bunlar kötü huylarımdır benim. Böyle bir adamla 17 sene yaşamak kolay bir sanat değil.

- Bu yüzden takdir ediyorsunuz eşinizi...
- Son derece takdir ediyorum ve işin özüne indiğimiz zaman, bana karşı ne kadar kırgınlığı olabileceğini pekala değerlendirebiliyorum. Benim ona karşı kırgınlıklarımın ne olduğuna da müsaadenizle çok fazla girmek istemiyorum.

- Pakize Suda olay üzerine esprili bir yazı yazdı ve "Karıkoca olma hali insanı zıvanadan çıkarır, evlilik başlı başına azmettiricidir, yine iyi beklemiş o kavanoz" dedi. Evlilik sizin için de böyle mi?
- Nefis söylemiş! Evlilik çok zor. Bu öyle bir şey ki, bir saat önce tanıştığın insana bile bazen iğne sokmak, bir-iki tekme atmak istemez misin? 17 senede bu ihtiyaç arttıkça artar ve karşılıklı olarak nereyi acıtacağını çok iyi öğrenirsin. Uzmanı olursun bu işin. İş öyle bir yere gelir ki artık, birbirinin direkt can damarına saldırmaya başlarsın, dışarıdan bakanın asla anlayamayacağı derecede pis işler yapmaya başlarsın.

- Bu muydu eşinizle yaşadığınız şey?
- Tabii. O beni acıttı, ben de onu acıttım.

- Dışkı atma meselesi, sizin onu acıttığınızdan daha fazla acıtmış olabilir mi eşinizi?
- Hayır!

- Nasıl böyle eminsiniz?
- Eminim ki eşim farklı düşünüyordur. (uzun uzun düşünüyor) Bir karı-koca kavgasının ayrıntısını ve dinamiklerini açıklamamı istiyorsunuz benden. Bunu yapmamayı tercih ederim. Çünkü kendimi savunmak için veya kendimi haklı göstermek için söyleyeceğim her söz, aynı anda Müjde'nin haksız olduğunu, kötü olduğunu söylemek olur. Bunun da doğru olduğuna inanmıyorum.

- Konuşurken bu kadar hassas davranan bir adam nasıl bir kavanoz dışkı boşaltabiliyor karısının kafasına, söyler misiniz?
- Abartıyorsunuz!

- Sıradan bir şey mi bu?
- Çok sıradan bir şey olmadığı belli ama evlilikte insanlar birbirlerine yemek de dökerler, bir tencere çorba da dökerler, tabak çanak da atarlar. Detay olarak daha farklı olabilir fakat evliliğin yapısında şiddet vardır. Onun da çıldırıp bıçakla üstüme yürüdüğü olmuştur. Bıçakla üstüne yürümekle bir kavanoz b.k atmak arasında ne fark var?

- Feministler size büyük tepki gösterdi ve Agos gazetesinden atılmanızı talep etti. Buna ne diyorsunuz?
- Feminizmin çirkin bir nefret ideolojisi olduğunu düşünüyorum. Aynen bu beklenirdi onlardan, kendilerinden bekleneni yaptılar. Çirkin bir ırkçılıktır feminizm, başka bir şey değildir.

- Sizi kınadıkları için mi söylüyorsunuz bunları?
- İnsanı insan olarak algılayamayan, insanın temel ahlaki problemlerine ve duyarlılıklarına komple yabancı kalan, insanları siyah ve beyaz olarak, iyiler ve kötüler olarak bölen her ideoloji ırkçılıktır, çirkindir. Bu, bir nefret ideolojisidir. Nefret ideolojisinin seviyesi de budur, bunu yapacaktır. Mal bulmuş mağribi tavrıdır bu. Aynı anda internette de çılgınca 'Ermenidir b.k atar' gibi bir tavır çıktı. Onunla bunun arasında bir fark yok, sadece konuştuğu sosyal dilin düzeyi farklı. Biri daha burjuva, biri daha avam. Fakat aynı zihniyetin aynı içsel alçaklığın ifadesi...

- Bu yapılanı Sevan Nişanyan ismine yakıştıramadıkları için tepki gösteriyor olamazlar mı?
- Hayır, alçaklıktır bu.

- Feministlere karşı neden bu sertlik?
- Bazen sert olmak lazım! Tüm ırkçı düşünce tarzlarının ortak paydasıdır bu. Bir taraf doğuştan masum ve mazlumdur, diğer taraf aksi kanıtlanmadığı sürece potansiyel suçludur. Yüzleşmek ihtiyacı hissetmezsiniz, 'haklı mıdır haksız mıdır, neden yapmış, saldırmanın sırası mıdır' düşünmezsiniz. Kan kokusu almış köpekbalıkları gibi üstüne saldırırsınız. Feministlerin bu yaptığının başka anlamı olduğuna inanmıyorum.

- Agos Yayın Yönetmeni Etyen Mahçupyan sizi sonuna kadar savundu. Gerekçesi hakkında hiç konuştunuz mu?
- İnanır mısınız ben Etyen'le bu olaydan sonra hiç konuşmadım. Bana sormadı bile böyle bir yazı yazarken. O sırada zaten yurtdışında ulaşılmaz bir yerdeydim, kendi böylesini doğru bulmuş ve yazmış. O da çok lüzumsuz şekilde saldırılara maruz kaldı, şimdi onun yanına gidip teşekkür edeceğim.

- Atatürk milliyetçiliğinin 1920'lerin faşizmi olduğunu da söylüyorsunuz. Bunun nedeni nedir?
- 1920'lerde Avrupa'nın en batı kısmı hariç, diğer kısmında artık liberal demokrasinin çağının kapandığına dair genel bir inanç doğdu. Yani tek parti, tek lider, tek millet, 'hep beraber kenetlenelim, benliklerimizi vatana armağan edelim' cinsinden ulusal seferberlik rejimleri kuruldu. Özellikle Mussolini'den kaynaklanan, fakat bizimkilerin de canı gönülden benimsedikleri acayip bir devlet anlayışı oluştu. Cumhuriyetimizin ilanı, Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur, 23 Nisan, düşmanı denize döktük, İnönü Savaşı, Sakarya, Dumlupınar, belli birtakım ikonlar... 'Bunlara boyun eğersen sen bizdensin,' denildi. Bir milli birlik ideolojisi. Oysa korkunç bir zehir vardır bu düşüncenin temelinde.

- Bu edebiyata neden ihtiyaç vardı?
- İttihat Terakki ideolojisinin ve kadrolarının varlıkları sürsün diye...

- Bugün neden devam ediyor?
- Çünkü o ihtiyaç ortadan kalkmadı. Enver Paşa'ların torunu bugün Hurşit Tolon Paşa'lardır. Direkt bir yeniçeri düzeninin devamı söz konusudur.

- Ergenekon'la ilgili düşünceniz?
- Ergenekon olayı semboliktir. Yani gerçek Ergenekon yapılaşmasının mahkemeye gitmeyeceğine eminim. Hiç kimsenin işine gelmez, Türkiye'nin de çıkarına değildir sonuna kadar gitmek...

- Oynanan bir tiyatrodan ibaret midir?
- Safra atıyorlar, bir dizi pisliği temizliyorlar fakat bunu yaparken de diğerlerini siyasi anlamda devre dışı bırakıyorlar. Olay klasik polis yöntemidir; yani suçluyu sonuna kadar ezmek değil, kolunu bacağını kırmak, silahını elinden almak ve geri kalan kısmına da, 'Birader bu defter kapandı, git evine, paşa paşa emekli ol,' demektir.

- 1 Numara çıkarılmayacak mı?
- Çıkmayacak ama umuyorum ki 31 Ağustos tarihinde emekliye ayrılacak! Yani önümüzdeki günler çok güzel şeyler getirecek.

- Türkiye bugüne dek darbe yapanlara hesap soramadı, şimdi neden yapıyor bunu?
- Aslında Özal'dan bugüne gelen bir mücadele sürecidir bu. Türkiye'de 1946-1950 arasında uzlaşma üzerine, bir taviz üzerine kurulmuş olan bir tür yarı demokrasi rejimi vardı. Şunu yapmaya çalıştılar; Türkiye'ye demokrasiyi getirelim ama gemiyi de çok fazla sallamayalım, totaliter geçmişi kutsayalım, Anıtkabir'e yüceltelim, bir simge halinde insanların kalbinde yaşamaya devam eder, ama güncel siyasetle alakası bir süre sonra kalmaz. Yalnız bunun temelinde çözülmez bir çelişki vardı. Totalitarizmi ülkenin ulusal ideolojisi ilan edip, aynı zamanda demokrasi olamazsınız, çünkü birileri çıkar ciddiye alır o totalitarizmi. Zaten 60'da görüldü, 71'de bir daha görüldü, 80'de bir daha! Olmuyormuş! O noktada anlaşıldı ki Türkiye'de demokrasinin sıfırdan kurulması lazım. Bu Özal'a söylendi, o anladı ama başaramadı. Ondan sonra Türkiye 10 sene Çiller'le, Yılmaz'larla vakit kaybetti, 2002'de bu iktidar geldi ve bu iktidarın ciddi bir şey yapacağı belli olunca, bunları çökertmek için muazzam bir mücadele verildi. O mücadele şu anda yenilgiyle sonuçlandı. Bana göre işin özeti budur.

- Dengir Mir Mehmet Fırat'ın 'Cumhuriyet devrimleri travma yaratmıştır,' sözü ne ifade ediyor size?
- Güzel söylemiş, helal olsun diyorum. Onun söylediği çok daha yumuşak bir şey. Bir travma vardır iyidir, yani şoktan geçersin, sonra iyileşirsin. Bu ise kötü bir travma. Çünkü birincisi; Türkiye'de binbir zorlukla oluşmuş entelektüel ve siyasi elitin korkutularak, kaçırılarak veya idam ederek tasfiye edilmesi yaşandı 1920'lerde. İkincisi; bunun getirdiği korku bugüne kadar varlığını sürdürüyor. Türkiye Cumhuriyeti bir korku cumhuriyeti olarak kuruldu ve bugüne kadar da bu niteliğini tamamen yitirmedi. Son yıllarda çok rahatladık ama o kâbustan uyanabilmiş değiliz. Bir ülkenin, düşünün ki 900 yıllık kültürel geleneği, bir günlüğüne, bir kalemde, bir emirle yok ediliyor. İnsanlar mahallelerindeki çeşmenin üzerindeki yazıtı okuyamayacak hale geliyor ve bu karar, üç kişinin bir akşam rakı sofrasında buluşup verdikleri bir kararla yapılıyor. Bu bir travmadır, başka bir anlamı yoktur.

Ruhat Mengi kötülüyorsa o kitap kesin iyi kitaptır!
Benim için dönüm noktası Hrant Dink'in ölümüydü. Kitabı basmaya o zaman karar verdim.....

- Dışkı dökme hadisesinden sonra Yanlış Cumhuriyet kitabınız da özellikle gündeme getirildi, hazır eleştirmişken bu da aradan çıksın istediler...
- Bana vız gelir tırıs gider. Hem Ruhat Mengi'nin b.k attığı bir kitap iyi bir kitaptır, nokta. Başka kanıt gerekmez iyi kitap sayılması için. Ruhat Mengi kötülüyorsa o kitap otomatikman okunmalıdır.

- 94'te yazdınız ama basmadınız bu kitabı. Neden?
- 1995'te 'yayınlayayım mı' diye düşünürken üç-beş kişiye danıştım, bana söyledikleri şu oldu: 'Oğlum, gençsin, güzelsin, yazık sana!' Çünkü çakal inine sopa sokuyorsun, e bunun sonuçlarına da katlanman gerekir. Halbuki o tarihte bizim aklımızda bir sürü proje vardı; Küçük Oteller kitabı, şu, bu...

- Türkiye bu tartışmalara hazır hale geldi mi yani?
- Benim için dönüm noktası Hrant Dink cinayetiydi. Cenazesinde kararımı verdim 'Bu kitabı basıyorum,' diye. Bu memlekette 'Yeter artık bazı şeyler,' noktasına vardım.

- Özellikle Ermeni bir yazarın bu işe soyunması, çok tehlikeli sularda yüzmesi anlamına gelmiyor mu?
- Babacım Türkler yapsın o zaman! Ama yapmıyorlar. Temel hadise şu çünkü; 'Vatan Millet Sakarya' hastalığından ruhunu arındırabilmiş Türk çok az. Şöyle diyeyim; bu kitap değerli bir kitaptır, aldığım tepkiler son derece nettir ve pozitiftir. Türkiye'nin bu hadiseyle yüzleşmesinin zamanı gelmiştir.

- Yanlış Cumhuriyet'te ne anlatıyorsunuz tam olarak?
- 1918'de Türkiye'nin önünde birçok yol mevcuttu, bir tane değil. Her biri ayrı riskler, ayrı avantajlar içeren bir dizi seçenek... Bunlar arasından bir tanesi seçildi ve bu seçilen yol, en doğru yol değildi.

- Atatürk'ün seçtiği yolu kastediyorsunuz?
- Evet.

- Çıkış noktanız nedir?
- 35-40 senedir her şeyi okuyorum. Yalnız Türkiye hakkında değil,12- 13 dil bilmenin avantajıyla ülkeler tarihi hakkında da hayli geniş malumat sahibiyim. Dünya tarihi bizim lise ve tarih kitaplarında anlatılan üç-beş kalıplaşmış şablondan ibaret değil.

- Tezinizi hangi temellere dayandırıyorsunuz, onu söyleyin?
- Türkiye'de 1913-18 arasında son derece kanlı, tüm dünya barışı ve toplum sağlığı açısından son derece tehlikeli olan azgın bir diktatörlük yaşandı. 1918'de bu diktatörlüğün ve bu kadroların tasfiyesi mümkündü. Tıpkı 1945'te Almanya'da yaşanan tasfiye gibi... Türkiye'de bu çözüm yolu tercih edilmedi; İttihat Terakki dönemi kadrolarını ve o dönemin suçlarını aklayıp, iktidarda tutmak amacına yönelik bir siyasi mücadeleye girildi. Bu mücadelenin adı Kurtuluş Savaşı diye geçiyor; o zamanlar Milli Mücadele'ydi adı. Bunun sonucu olarak Türkiye'de kurulan rejim, bugün ucu Ergenekon'a kadar dayanan bir dizi olumsuzluğun, bir dizi sıkıntının müsebbibi oldu.

- Siz Cumhuriyet rejiminin demokrasiyle örtüşmediğini söylüyorsunuz. 'Tek adam rejimidir, yani diktatörlüktür, Atatürk'ün yaptığı da budur," diyorsunuz özetle, öyle mi?
- Aynen! Ama bu, her cumhuriyet kötüdür, her monarşi iyidir gibi bir saçmalık değil. O dönemin rejimlerine baktığımız zaman, o dönemde hakikaten cumhuriyet diktatörlüğün kod adıdır. Ve çok enteresan bir detay; 29 Ekim 1923'te cumhuriyet ilan ediliyor, iki-üç gün sonra İstanbul Üniversitesi'nin öğrenci birliği cumhuriyet ilanını kutlayan bir mesaj yayınlamak için toplanıyor. Fakat oy çoğunluğuyla bunu reddediyorlar, çünkü diktatörlük ilanı olarak görüyorlar hadiseyi. 'Yani bunca mücadele verdik, sonu Mustafa Kemal Paşa'nın diktatörlüğü mü olacaktı,' gibi hayal kırıklığı içindeler.


Ayşe ARMAN'ın Müjde Nişanyan'la yaptığı röportaj

Bizimki zaten nefret-aşkıydı

Biz onları Küçük Oteller Kitabı’yla tanıdık. O kitapla birlikte o aileyi de sevdik. Sonra Şirince Evleri projesiyle sevgimize biraz da hayranlık karıştı. Müthiş bir çifttiler.

Mükemmel projeler yaratıyorlardı, birlikte hayata geçiriyorlardı. Üç güzel çocukları oldu. Köyde mütevazı fakat siyası anlamda iddialı bir hayatları vardı. Nişanyan Evleri uğruna Sevan Nişanyan hapis bile yattı ama parmaklıkların ardında bir etimoloji sözlüğü yarattı. 6 dil bilen farlı bir adam. Ama sonra ne olduysa oldu aynı çift yaşadıkları boşanmaya yol açan hadiseyle literatüre geçtiler. Sevan Nişanyan, o 6 dil bilen entelektüel dahi adam, bir kovada topladığı bokları, kavanoza doldurup karısının kafasından aşağı boca etti. Bu olay sadece bu çifti değil, Türkiye’yi sarstı. Önüne gelen bu davaya dahil oldu. Her kafadan bir ses çıktı. Ama Müjde Nişanyan, ilişkileri üzerine ilk kez konuşuyor...

Sevan Nişanyan’la nerede, nasıl tanıştınız?

- Kuzguncuk’ta. Amerika’dan gelmişti, ortak bir arkadaşımız tanıştırdı. 47 model bir jipim ve kızıl saçlarım vardı. Beni görünce "Bu kadında iş var" demiş, birkaç gün sonra da "Evlenelim" dedi.

Aşk, tutku, şefkat? Yaşadığınız neydi?

- Ben hayat boyu dostluk sürdürebileceğim adamı bulmuştum. Bundan daha önemli ne olabilir? Aşk, seks benim için ikincil şeylerdi.

İyi de nesine vuruldunuz, çarpıldınız, tutuldunuz?

- Olağanüstü bir hatiptir mesela. 198’inci kez aynı şeyi anlatsa da her seferinde aynı keyifle, aynı zevkle sanki ilk kez duyuyormuşum gibi dinlerim. Felsefe bilir, matematik bilir, siyaset bilir, satranç bilir, 6 dil bilir, müzik bilir, resim bilir. Müthiş bir adamdır, derin bir adamdır. Beni etkileyen canlılığı. Olayları şablonlar dışında görebilmesi, değerlendirmesi. Yeni tanıştığımızda Latince bildiğini öğrendim, dalga geçiyor zannettim, gittim Latince Deyimler Sözlüğü aldım, bazı deyimlerin anlamını sordum, hakikaten biliyordu, bunlar da etkiledi beni. Çok çok büyük bir enerjisi vardır Sevan’ın. Bu enerjiyi pozitif kullandığında, Şirince’de olduğu gibi muhteşem bir dünya yaratabilir. Ama negatif kullandığında, yandınız, dehşetengiz bir tahribat gücü vardır. Ortalığı yakar yıkar. Bu gücü karşısında hep irkildim.

Onun bu özellikleri sizi hemen evlenmeye ikna etti mi?

- Tabii, tabii. Sadece evlenmeye değil, çocuk yapmaya da. Benim bir özelliğim de biraz saf olmam. "Sen güzel ve sağlıklı bir kadınsın, harika çocuklarımız olur" dedi. "Tamam o zaman yapalım" dedim. Birlikte seyahatlere de çıktık. Onunla birlikte seyahat etmek de olağanüstüdür. Ansiklopedinizi sürekli yanınızda taşırsınız, Sri Lanka’da da İtalya’da da size hep anlatacak bir şeyleri vardır. Ben eski kocamla Pink Floyd ve rock dinlerdim, Sevan’la klasik müziğin en derinliklerine inebilme şansım oldu. Donizetti ve Bach’ın dünyasına girdik. Bir ara, "Bach gibi 12 çocuk yapalım!" diye tutturdu, bütün dehalar gibi tohumlarını saçmak istiyordu, Allah’tan biz 3’te kaldık.

Tamam dehasını anladık... Nasıl bir eş, nasıl bir baba? Ne kadar şefkatli, sorumluluk sahibi...

-Ha işte onlar yok. Sevan, dünya liderliğine oynayabilecek kudrette bir insan. Böyle insanlar çocuk-mocuk yapmamalı, aile filan kurmamalı. Onlar bilgilerini, fikrî zenginliklerini, teorilerini, derin izahlarını kitlelerle paylaşmalı. Çünkü aile - çocuk, onlar için çok ikincil yani sıradan olaylar. Sevan için de öyleydi. Ben hep onun sağduyusu, freni olmak zorunda kaldım.

Ne yapıyordunuz yani?

- İtiraz ediyordum, kavga ediyordum, karşı çıkıyordum, onun deyişiyle dır dır ediyordum. Ben hep senin bir ailen var, üç çocuğun var’ı hatırlatan unsurdum, ama dinleyen kim? Mahkeme celpleri, jandarmalar... Hayatımız böyle geçti. O kafaya bir şey takıyor, ben onun aşırılıklarını engellemeye çalışıyorum. Hiçbir şeyden korkusu yok, inandığından vazgeçmez, taviz vermez. Bütün bu olan bitenler aramızdaki fikir ayrılıklarının tohumunu atmış oldu. Böyle sıradışı adamların önünde onları engelleyecek sağduyuları olmamalı aslında...

Çok abartmıyor musunuz onu!

- Yok valla, dürüstçe anlatıyorum. Budur Sevan.

Dikkatimi çekti onu müthiş bir yere koyuyorsunuz, kendinizi olduğunuzdan daha aşağı bir yerde konumlandırıyorsunuz...

- Evvel eski söylerler bunu. Ama hayır, ben de güçlü olmasaydım böyle bir adama 17 yıl dayanamazdım. Sadece güçlü değilim, sebatkar ve sabırlıyım da. Ama buraya kadarmış. Nasıl bir baba olduğuna gelince de, çocukların günlük ihtiyaçlarıyla ilgilenmezdi ama onlara dünyanın en güzel timsah hikayelerini anlatırdı, kafadan uydururdu, canı isterse satranç tahtasına oturup onlarla iki saat satranç oynardı. Çocuklar babalarından bir sürü şey öğrendiler, karizmatik bir babadır.

Evliliğiniz boyunca bir sürü projeyi hayata geçirdiniz: Küçük Oteller Kitabı, Nişanyan evleri. Omuz omuza mücadele ettiniz, Sevan hapislere girdi... Dava arkadaşlığı evliliğinizi ne yönde etkiledi?

- O davalara gönüllü sürüklenmedim ki. Ben daha orta karar, sakin bir yaşamı tercih edenlerdenim. Ama onun bu çarpıcı, hızlı yaşamının içine ister istemez dahil olmak zorunda kaldım.

Bakıyorsunuz Sevan bir tane daha tapuyla gelmiş... Öyle mi?

- Aynen öyle. "Oraya da ev yapacağım" diyor. "Mümkün değil izin vermezler" diyorum, "Yapacağım" diyor. "Olur mu, hak var, hukuk var" diyorum, dinlemiyor. Başlıyor inşaata. Bir süre küsüyorum ama sonra elden ne gelir, barışıyorum. Ama sabırsız ve maymun iştahlı, bir fikri ortaya atıyor, tamamlanma sürecini bana devrediyor çünkü sıkılıyor.

Yani fikir onun, projeyi hayat geçiren sizsiniz...

- Öyle de diyebiliriz. Çünkü Sevan artık çoktan başka bir projenin üzerinde çalışıyordur. Ama o kadar çok şey yarattık ki Şirince’de, o sürekliliğin sağlanması gerekiyordu. İş, çocuklar ve süreklilik, benim için belirleyici olan bunlardı. Zaten bunun dışında hiçbir şeye vaktim kalmıyordu. Kendimi tamamen rafa kaldırdım.

Geriye dönüp baktığınızda gördüğünüz ne?

- Çok yorulmuş bir kadın.

Evliliğiniz ne zaman çatırdamaya başladı?

- Son 5-6 senedir "takipçi" rolünden fazlasıyla yorulmuştum. Gerginlikten sıkılmıştım, sükûnet ve huzur istiyordum.

Bunu ona söylediniz mi?

- Pek dinlemez böyle şeyleri. Sevan, hayatını kolaylaştıracak insanlar ister. Ben de o konuda iyiydim. Bila ücret 15 saat çalışan, çocuklarına düzgün annelik yapan, yorulmayan, başı ağrımayan, migreni olmayan, adet ağrısı çekmeyen, hiç hastalanmayan bir kadın. Az buçuk da kültürlü. Şikayet etmez, kapris yapmaz, bir de azla yetinir. Kim istemez? Hakikaten öyleyim. Berbere gitmem, kıyafet almam, araba tutkum yoktur, gezdirilmek istemem. Azla yetinirim. Az yerim.

Allah Allaaaaaaaah! Bütün bu fedakarlıklarınızın karşılığında o size ne yapıyor? Sürprizler, hediyeler, romantik şeyler...

- Dalga mı geçiyorsun? Onun kendi dünyası zengindir, o kadar.

Bu yaşadığınız ego savaşı mı? Kim daha uzağa işeyecek mi?

- Herhalde. Biz yatakları filan da ayırmıştık zaten. Ben yeni bir yaşam modeli üzerine kafa yoruyordum. Tamam evliliğimiz eskidi, bayatladı, konuşacak mevzumuz kalmadı ama işimiz ortak ve dünya güzeli üç çocuğumuz var, o zaman evleri ayıralım, işi ortak yürütelim, çocuklar istediklerinde annede istediklerinde babada olsunlar.

Boşanmaya karşı mıydınız?

- Ben değildim ama Sevan istemiyordu.

E peki bu son hadise ne münasebetle yaşandı? Bütün bu patırtının sebebi başka bir kadın olabilir mi?

- Kuşkusuz Sevan farklı farklı renkler arıyordu, her alanda aradığı gibi. Arsız bir iştahı vardır çünkü. Yemek yerken önündeki ekmekle kavga eden bir adam. Onun için bu farklı renk arayışlarının içinde farklı sesler, farklı kokular ve farklı bedenler de aramak istemiş olabilir.

Tamam, o size korkunç bir şey yaptı, peki siz ona ne yaptınız da o böyle davrandı?

- Anlatması kolay değil. Bizimki nefret-aşkı. Almancası Hassliebe. Böyle bir kalıp içinde her şey yaşanabilir. Bu ayrılık sürecinde bir araya gelip konuşuyoruz, geçenlerde de konuştuk, "Kimse bana senin kadar acı çektirmedi hayatta" dedi. Benden hem nefret ediyor hem de seviyor. Biz bu iki duygu arasında gittik geldik, bazen biri ağır bastı, bazen diğeri...

Sevan bu hadisenin simgesel bir olay olduğunu söyledi. "Sen başkalarıyla ilgili bana bok atıyorsun ben şimdi sana gerçekten atıyorum!" filan mı demek istedi...

- Sanırım. Ama sormadım. Sorulmayacak ve üzerine konuşulmayacak kadar korkunç bir hadise.

Ama bu olay fevri bir olay değil, sandalyeyle birinin üzerine yürümek değil, hesap var, kitap var, yılansı bir soğukkanlılık var...

- Evet. Taammüden yapılmış bir şey. Düşünülmüş, tasarlanmış. Ama iki insanın ilişkisinde her şey olabilir. Her ne kadar bu gerçekten büyük bir iğrençlik olsa da. Geçen gün Sevan bana "Aynı şeyi sen yapmış olabilirdin, sence benim tepkim böyle mi olurdu?" dedi.

Onun tepkisi nasıl olurmuş?

- Çok ironik ve komik bulurmuş, güler geçermiş. Hatta "Vayyyy amma güzel numara, iyi planlamışsın!" dermiş. Ben de döndüm dedim ki, "Böyle bir şey ben sana yapsaydım, sen beni silahla kovalardın Sevan!"

Bu olayda size en çok ne koydu?

- Gazetelere düşmek! Çok utandım!

İyi de jandarmaya giden ben değildim herhalde! Bu hadiseyi bütün Türkiye’nin duyacağı aklınıza gelmedi mi?

- Hayır, hiç. Biz küçücük bir kasabada yaşıyoruz. Benim ailem filan yok ki burada, muhtemelen o anda jandarmayı koruyucu baba olarak gördüm, ondan aradım. Bir dahaki sefere daha detaylı bir şey yapacak olursa "Neden bizi aramadılar" demesinler diye hemen telefon ettim ve gelip fotoğraf çekmelerini, zabıt tutmalarını istedim. Ama meğer sen şikayetçi olmasan da, kadınlar bu ülkede çok şiddete maruz kaldıkları için otomatik olarak kamu davası açılırmış. E ben bunu bilmiyordum.

"Yıllar sonra geleceğimiz nokta bu mu olacaktı" dediniz mi?

- Öyle muhasebelere girmedim. Çünkü depresyona girecek, travma yaşayacak vaktim yok benim. Hayata devam. Ben hep öyle yaşadım.

Genellikle erkeğin kadına şiddet uyguladığı vakalarda "Kadın kuruluşları, feministler neden sahip çıkmıyor?" denir. Bu sefer sahip çıktılar, o da problem oldu...

- Benim feminist hareketle hiç bağlantım yoktu. İzm’ler mizm’ler bana uzaktır. Tanımam, bilmem, okumam. Sonuçta bir köyde yaşıyorum ben. Ama bu olay neticesinde sivil toplum örgütlerindeki kadınların ne kadar güçlü olduğunu gördüm. Gerçi bu olayın saçmasapan bir sürü açılımları da oldu, daha farklı yansımaları oldu.

HEM ESNAF HEM RADİKAL OLAMAZSIN

"Bu feministler de nereden çıktı şimdi?", "Kol kırılmalı yen içinde kalmalı, bu işler karı- koca arasında kalmalı" dediniz mi?

- Gazeteye düştüğüm için çok utandım. Ama burada feministleri suçlayabilecek bir durum da yok. Olay olmuştu zaten. Onlar düğmeye basmasaydı da biz basına çıkacaktık. Feministlerin başlattığı saf tepki sonradan fırsatçılar tarafından art niyetli noktalara çekildi. Bu yüzden ticari açıdan itibar kaybettik. En çok Sevan’ın repütasyonu zarar gördü. Tüm bunlar ortak ürettiğimiz şeylere de zarar verdi. Ama ben ona yıllardır şunu söylüyordum: Sen bir yandan esnaf kimliği taşımaya çalışıyorsun, Küçük Oteller Kitabının gururusun, bir yandan da Türk aydınlar camiasında sivrilen bir entelektüel olarak yerini almak istiyorsun. Bu ikisi bir arada olmaz. Hem esnaf hem siyasi radikal olamazsın, hayat müsaade etmez. Sonunda korkunç bir facia olacak demiştim. Oldu.

Herhangi bir şekilde onu affetme ihtimaliniz var mı?

- Evliliği sürdürmek anlamında hayır. Ama boşandıktan sonra aramızdaki saygıyı yeniden yapılandırabilirsek normal, medeni insanlar gibi konuşabiliriz belki. Ben buna açığım.

Son durum ne?

- Sevan’ın bütün kaleleri yıkıldı. Üniversitede ders veriyordu, televizyon programı vardı, Agos’a yazıyordu. Hepsi bitti. O olaydan sonra zaten Etiyopya’ya gitti, üç hafta çöllerde sürünmüş, manastırlarda kuru ekmek yemiş, münzevi bir hayat sürmüş. Dönünce benimle konuşmak istedi. "Gidecek başka gidecek yerim yok. Oteli birlikte işletmek zorudayız" dedi. Önce kabul etmedim. Onunla aynı yerde bulunmaya tahammülüm yoktu. Ama sonra düşündüm ki üç kuruşluk dünyada değer mi? Adamın bütün kaleleri yıkıldı, alsın o zaman oteli işletsin. "Ben ayağımı çekiyorum, otel senin" dedim.

Peki karşılığında?

- Çocukların nafakaları dışında, her ay 5 bin YTL.

Bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsunuz?

- Şimdiye kadar benim burnum Şirince dahil beni hep doğru yerlere götürdü, bundan sonra da götürür herhalde. Yine rehberlik yapabilirim. Bir de butik otel açmak isteyenlere danışmanlık ederim, çünkü bu işte bilmeden etrafa dehşetengiz paralar saçılıyor. Bir de İzmir’de bir dernek kurduk, kadınlar için bir şeyler yapmak istiyorum. Tacize uğrayan eğitimli kadınların sessiz kalmalarını engellemek için.

Bütün bu olaylara üç çocuğunuz nasıl tepki gösterdi?

- En küçükle çok az şey paylaştım, büyükler olan biteni biliyorlar. Kızımız 12 yaşında, zor bir yaş, zannederim o bir travma yaşıyor, olayı duyduğunda 2 hafta okula gidemedi ve bir temizlik obsesyonu başladı. Sürekli lavabo filan temizler oldu. Allahtan şimdi daha iyi. Büyük oğlum bana fikir veriyor, arkadaş ötesi danışmanım gibi.

Dünyadaki en egzantrik adamları hayat arkadaşı olarak seçmekte pek hünerliyim

Sevan tanınıyor ama siz çok bilinmiyorsunuz. Siz kimsiniz?

- Pek ahım şahım bir hikayem yok. 1962 doğumluyum. Çocukluğum İsviçre’de geçti...

Ne alaka?

- Bildiğin "gastarbeiter" (misafir işçi) hikayesi. Babam, Bursa Kemalpaşa’da bir eşraf ailesinin son çocuğu olarak dünyaya geliyor. Tabii son çocuk olmak kolay değil, herhangi bir mal- mülk kalmıyor. O da "Bari bir araba sahibi olayım, İsviçre’de iki üç yıl kalır sonra dönerim" diyor, 40 yıl kalıyor.

Annenizle İsviçre’de mi tanışıyorlar?

- Hayır, o da Bursalı bir ailenin kızı. Çok uzaktan akraba evliliği. Almış annemi gitmiş.

Aşk var mı bu hikayenin içinde?

- Yok.

Ailenizi nasıl hatırlıyorsunuz?

- Çok mutlu bir aile değil. Annemle babamı hep küs hatırlarım. Ben ulaktım. Mektuplar yazılır, ondan ona götürülür, daha küçükken bile "Ya, şu evliliğinize bir nokta koysanıza" derdim. Şaşkınlıkla bakarlardı. Saçmasapan şeylerden kavga ederlerdi. Diyelim ki bir yere gidiyoruz, babam anneme sorardı: "Sağa mı sapalım, sola mı?" Annem de "Sen bilirsin" derdi ve kavga başlardı. Sonra da küslük dönemleri...

Hikayenin devamı nasıl geldi?

- Anneciğim en küçük oğlumun doğumundan 20 gün önce öldü. Yani çok tuhaf, evlilikleri hiçbir zaman noktalanmadı. Babam hálá yaşıyor. Ama benim babamla bağım kopuk.

Neden?

- Ben çok örnek bir çocuktum, okulda başarılıydım, çok iyi arkadaşlıklar kurardım, ilişkilerim de fevkaladeydi ama hayatımda çok büyük bir hata yaptım. Babama göre tabii. Uzun saçlı, küpeli bir adamla evlendim. Babam da beni hiçbir zaman affetmedi.

Nasıl yani bundan dolayı sizi defterden mi sildi?

- Aynen. Ben en egzantrik adamları kendime hayat arkadaşı olarak seçme konusunda pek hünerliyim. Babam da bunu hazmedemedi. Bu tabii yüzyıllarca önce oldu. Bugün 46 yaşındayım, o zamanlar 22 yaşındaydım. O zamandan beri de onu hemen hemen hiç görmedim. Ama babam bana en büyük hayat dersini verdi.

Nedir o?

- Babama göre dünyadaki tek iyi odur. Onun dışında herkes, akraba, eş, dost, hatalıdır, yanlıştır. Buydu işte hayatımın en büyük ilk dersi: Yargılayıcı olmamamak. Bu dersimi çok iyi öğrendim. Çünkü babam insanları hep yargılardı, asla onları olduğu gibi kabul edemedi. Ve tabii sonunda yapayalnız kaldı. İki çocuğu da yanında değil.

Bu yaşadıklarınız ağır bir travma aslında...

- Bilmem ki. Travmalar benim yaşantımın bir parçası. Dolayısıyla olağan geliyor.

Babanızla yaşadıklarınız erkeklerle ilişkinizi etkiledi mi?

- Muhtemelen. Nerede normal biri var ilgimi çekmedi. Memur mu? Düzenden yana mı? Beyaz gömlekli mi? Ih ıh. Ama zaten ideal erkeğin olmadığını, aradığımız bütün özelliklerin bir adamda toplanamayacağını çok küçük yaşta öğrendim ben. Çocukluğumdan beri içimde taşıdığım bir fantezim var.

Nedir o?

- İstanbul’da Galasaray’da neo klasik bir apartman, 12-13 katlı. O apartmanın anahtarı da bende. Her bir dairesinde farklı bir adam yaşıyor, ben yerleştiriyorum aslında onları oraya. Mesela romansa mı ihtiyacım var 13. kata çıkıyorum, müzik ve mimari konuşmak istiyorsam 12. kata iniyorum. Ezoterik bir guruya mı ihtiyacım var, 3. kata gidiyorum. Life style ya da keyifli yemek mi konuşacağız 4. kat. Fantezinin en hoş tarafı da şu: Hepsinin divası benim. Neyse, umudum var, bir gün kuracağız apartmanı.

Bir de eğitiminizi sorayım...

Ben biraz amorf bir yaratığım. İnsanlar beni nereye yönlendirdilerse, "Tamam" derim, dedim. Türkiye’ye dönmek gerekiyordu "Eyvallah" dedim. 16 yaşında Bursa Kız Lisesi’ne yatılı verildim, canlı laboratuvar gibi geldi orası, İsviçre gibi özgürlükçü bir ortamdan gelmişsin, ama uyumsuzluk göstermedim, arıza da yaratmadım. Arkeoloji, sanat tarihi ve sanata yatkınlığım vardı, "Ama o işte ekmek kazanamazsın, mühendis ol" dediler, "Tamam" dedim, kimya mühendisliği okudum. Derken aşık oldum, babamın itiraz ettiği adamla, Mete Özgencil’le evledim. 7 yıl sonra boşandım. Bir rehber arkadaşım sayesinde Şirince’ye gittim, oradaki konukseverlik aklımı aldı, bayıldım o köye, bir ev alabilmekti bütün hayalim. Sırf bu yüzden rehber oldum. Ve Şirince’de bir ev aldım. Gerçi ev değil, ahırdı. İçinde keçileri ve koyunları vardı. Yavaş yavaş ustalarla düzeltmeye başladım orayı. Henüz sonraki 20 küsur yılımın Şirince’de geçeceğini bilmeden...

ÜNİVERSİTE HOCASI İZİN VERİRSENİZ BU VAKA LİTERATÜRE GEÇECEK DEDİ

Olayın üzerine İstanbul’dan çok değerli bir ceza hukuku profesörü aradı, Adem Sözüer, "Basından takip ediyorum sizin vakanızı, o kadar benzersiz ki, biz literatüre geçirmek istiyoruz, izin verir misiniz?" dedi. Güleyim mi ağlayayım mı bilemedim. "Siz nasıl isterseniz" dedim. "Bu konuda gelip bir konuşma yapar mısınız?" dedi, "Hayır asla" dedim.

KİM İSTEMEZ BENİM GİBİ KADINI

Sevan, hayatını kolaylaştıracak insanlar ister. Ben de o konuda iyiydim. Bila ücret 15 saat çalışan, çocuklarına düzgün annelik yapan, yorulmayan, başı ağrımayan, migreni olmayan, adet ağrısı çekmeyen, hiç hastalanmayan bir kadın. Az buçuk da kültürlü. Şikayet etmez, kapris yapmaz, bir de azla yetinir. Kim istemez? Hakikaten öyleyim. Berbere gitmem, kıyafet almam, araba tutkum yoktur, gezdirilmek istemem. Azla yetinirim. Az yerim.

Yorum Ekle