Vatan Yazarı Mine Kırıkkanat bugün köşesinde eski bir Deniz Feneri çalışanı okurunun yazısına yer verdi. Okumak için tıklayın.
Mine Kırıkkanat'ın yazısı
Yürütülüyoruz, çürütülüyoruz...
“Uzun yıllar önce, yoksul ve muhtaçlara yardım edebilmek amacıyla, kimdir, nedir bakmadan Deniz Feneri Derneği’nde gönüllü olarak çalıştım. Sonra rahatsızlık duymaya başladım ve koptum.
Almanya’daki ‘ak holding’ haberlerini okudukça, yüzüm kızarıyor... Derneğin gönüllü çalışanı olduğum yıllarda, öylesine muhtaç, öylesine çaresiz insanlarla karşılaşmıştım ki, zaman zaman dışarı çıkıp ağladım...
Deniz Feneri, eğer iyi niyetle kurulup iyi niyetle devam ettirilseydi gerçekten yüzyılın insanlık hareketi olacak bir çalışma olur, böyle çamura bulanmazdı.
Almanya’daki davada derneğin itirafçı muhasebecisi tarafından kuryelikle suçlanan RTÜK Başkanı Zahid Akman’ı zaman zaman TV’lerdeki şov programlarında boy gösterirken seyrediyorum: Ense kulak yerinde, sanki kuaförden 3 dakika önce çıkmış gibi, semiz, sevimsiz, dünyaları ben yarattım diye gerinen bir erk sahibi.
Kendisini seyreder ve dinlerken sanırsın ki, memlekette ne yoksulluk var, ne de herhangi bir sorun.
Beş çocuk babası olmak, çocuklarından utanmak hasletini de vermelidir insana.
Biliyorum, it ürür kervan yürür, deniyor. Ama aç, perişan ve umarsız zavallılara tanınacak şans, dağıtılacak yardımlar, çıkarcı, harsız ve bencil insanlarca engelleniyor.
Nasıl bir memleket olduk biz?
Bu zanaatı bu kadar iyi bilirdik de, neden Makyavelli bizden çıkmadı?
Kazanacaksınız o ‘ulvi’ zaferinizi, beyler... Kazanacaksınız, ama Pirus zaferi sayılacak. Ötesi değil.
Memleketi bitirdiniz, insanlığı katlettiniz. Yazıklar olsun!”
***
Bu satırların adı bende saklı yazarı, kendisini: “Sade vatandaş X: O güruhtan biri. Emeği yok edilen, aşağılanan, horlanan, sizin gibileri tarafından ezilen, üstüne basılan, bir zavallı” olarak tanımlıyor, sevgili okurlarım.
Ben de son günlerde, “o güruhu” hesaplamaya çalışıyorum.
Acaba Türkiye’de emeği yok edilen, aşağılanan, horlanan, ezilen zavallılar nüfusun kaçta kaçını oluşturuyor onları ezen, onların kanını iliğini emerek, onların hakkını yiyerek beslenen gaddarlar, hırsızlar ve yolsuzlar kaçta kaçını?
Korkum, Türkiye ağacının köklerinden tepesine, gövdesinde salim hücrelerden çok parazit bulmak.
Başka bir deyişle özsuyundan fazla sülük, yapraklarından fazla asalak, meyveden çoook daha fazla kurtçukla kapanacak bir hesap.
***
Ne gariptir ki, “yürütmek” sözcüğünün hırsızlık yapmak, çalmak anlamına geldiği tek dil, Türkiye Türkçesi. Dolayısıyla, baş erkimizin pek çok kez yinelediği “it ürür kervan yürür” demeleri, siz, ben, bizim oğlan “Yapmayın!” diye bağırdığımız zaman, onların hem kervanı, hem de zaten deveyi hamuduyla “yürütmeleri.”
Eğer Türkiye’yi yürütenler, it gibi çalışıp, elimizden alınana ürümekten başka tepki veremeyen biz itlerden daha çok olmasalardı... Almanya’dan mı öğrenirdik Deniz Feneri yolsuzluğunu? Alman mahkemesine mi düşerdi, Türkiye’deki yoksullara yardım için toplanan paraların kuryeliğini yapan, televizyon kanalı kurup yat, kat, tesettür oteliyle semiren yolsuzları deşifre edip peşine düşmek?
Demek ki tepeden tırnağa çürümüşüz...
***
Dün Can Ataklı’nın yazısındaki Business Channel ibretliğine bakılırsa, Türkiye’yi kemiren asalaklar arasında, apoletli kurtçuklar da var!
Halen Kadıköy Belediye Başkanı Av. Selami Öztürk’ü, alkışlanması gereken girişimi düşük gelirli halkı daha ucuza tedavi ettiriyor diye kovuşturanların, yoksullara dağıttığı 11 milyon koli yemek, kömürdü, mercimekti sus payının, hangi düzenin sadakası olduğu açık değil mi?
Üstelik, sadakalarını bile bizim cebimizden veriyorlar.
Onların serveti ağırlaştıkça, içi boşalıyor, hafifliyor Türkiye.
Ne var ki, yürüte yürüte çürüttükleri bu gövdenin üstünde oturuyor onlar da. Çöktüğü gün, hafifleyen uçar, ağırlaşan çakılır!
Yorum Ekle
Yorumlar