Metni Büyüt Metni Küçült
9 Eylül 2008

Bu konu artık AB’yi de ilgilendiriyor, Erdoğan’ın tutumu bir AB sorunudur

Başbakan’ın basın özgürlüğüne dönük şantajları, artık yalnızca Türkiye’nin değil, bu ülkede demokrasinin güvenliğini gözetmek durumunda olan AB’nin de sorunudur.
Bu konu artık AB’yi de ilgilendiriyor, Erdoğan’ın tutumu bir AB sorunudur :


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, geçen cumartesi ve pazar günleri yaptığı konuşmalarda, Milliyet’in de mensubu olduğu Doğan Yayın Grubu’na çok ağır suçlamalar yöneltti.
Başbakan, Deniz Feneri Derneği’ni konu alan yolsuzluk iddialarıyla ilgili bazı haberlerin gerisinde Doğan Grubu’nun hükümet tarafından engellenen çıkarlarının yattığını iddia ediyor.

Bu konudaki haberlerin önemli bir bölümü Milliyet gazetesi tarafından yayımlandı. Milliyet, geçen hafta perşembe, cuma ve cumartesi günleri manşetini Frankfurt’ta görülmekte olan Deniz Feneri davasına ayırdı. 5 Eylül tarihindeki manşetimiz “Hükümet baskı yaptı” başlığını taşıyordu ve iddianamede bu konuda yer alan ifadeleri kupürüyle veriyordu.
Dolayısıyla, Başbakan’ın bu suçlamaları, Milliyet’in yöneticisi olarak beni de büyük bir töhmet altına sokmuş bulunuyor. Bunun altında kalacak değilim.

BAŞBAKAN HER ŞEYE İNANIRSA
Başbakan, pazar günkü açıklamasında, Deniz Feneri e.V. haberlerinin gerisinde CNN-Türk kanalının “karasal frekans” talebinin yattığını söyledi. Ben, CNN-Türk’ün böyle bir talebi olduğunu geçen hafta hükümete yakın bir gazetenin bu konudaki haberinden öğrendim.
Milliyet’in Almanya’daki Deniz Feneri davasına ilişkin başlıklarını atarken böyle bir talepten haberim yoktu.
Ama Başbakan’a itibar ederseniz, Milliyet’in bu haberlerinin gerisinde CNN-Türk’ün lisans talebinin yattığına inanmanız gerekiyor.

Başbakan, bu söylediğine gerçekten de inanıyor olabilir. Buna inandırılmış olabilir. Ancak duyduğu her şeye inanması, Başbakan konumunda olan bir şahıs açısından çok problemli bir duruma işaret eder. Çünkü kendisi Başbakan ve ülke ile ilgili çok önemli kararlar vermek durumunda.
Yok inanmadan söz konusu iddiaları ortaya atıyorsa, o zaman da kendisinin Deniz Feneri e.V. ile ilgili yayınları karartmak amacıyla bu yola başvurduğuna hükmedebiliriz...

HİLTON’DA TADİLAT VE DENİZ FENERİ
Başbakan, ayrıca Hilton oteline ilişkin tadilat taleplerinin reddedilmesini de Doğan Grubu’nun yayınlarının gerisindeki gerekçelerden biri olarak takdim etti. Bu durumda bizlerin gazetenin birinci sayfasını Hilton otelinin tadilat taleplerine göre hazırlıyor olmamız gerekiyor.

Bu mantık bizi şuraya götürüyor: Eğer tadilat teklifi kabul edilmiş olsaydı, o zaman biz Milliyet olarak Deniz Feneri e.V.’yi konu alan iddianame ve görülmekte olan davayla ilgili haberlere sansür uygulayacaktık. Örneğin, geçen hafta Frankfurt’ta yapılan üç duruşmaya da muhabir göndermeyecektik. Ve Milliyet okurları da bu üç manşeti okumaktan mahrum kalacaktı.

İsimleri lazım değil ama böyle davranan, yani duruşmaları görmezlikten gelen gazeteler oldu. Ama onlar Doğan Grubu’nda değil.

Milliyet’in yayın politikasını bu tür gazetecilik dışı değerlendirmelerle ilişkilendireceğini düşünebilmek bu gazeteyi ve Doğan Grubu’nu tanımamaktır.
Ayrıca, Doğan Grubu’nun Hilton Oteli’ni satın almasından çok önce de bu gazete AKP’ye mesafeli durmaktaydı. Milliyet gibi köklü bir gazetenin gelenekleri bu tür gelişmelerden etkilenmeyecek kadar sağlamdır.

BÖYLESİ ESKİ DOĞU BLOKU’NDA OLURDU
Başbakan’ın bu çıkışları demokrasimiz açısından son derece düşündürücü bir noktaya geldiğimizi gösteriyor. Maalesef, bir kez daha, demokrasinin başlangıç ilkelerinden söz etmek durumundayız.

Demokrasinin ana direklerinden biri basın özgürlüğü. Bu özgürlüğün temelinde de özgürce haber alma ve bu haberi topluma yayabilme serbestisi yatıyor.

Başbakan, yaptığı son çıkışlarla, gazete yöneticilerine ültimatomlar vererek, basının bilgi alma ve bunu yayma hakkını açıkça tehdit etmiş, basını sindirmeye çalışmıştır.
Basın özgürlüğüne dönük bu tür tehditkâr tavırlar, AB’ye tam üyelik sürecinde yol alan bir ülkeye değil, Beyaz Rusya gibi hâlâ eski Doğu Avrupa’nın katı uygulamalarını sürdüren kapalı rejimlere yakışır.

AB’YE DÜŞEN GÖREV
AB’ye tam üyeliğin ana koşulu olan Kopenhag Kriterleri’nin başında “demokrasiyi güvence altına alan kurumların istikrarı” ilkesi geliyor. Demokrasinin güvencelerinden biri de özgür basın. Bu haliyle Başbakan’ın bu tehditleri Kopenhag Kriterleri’nin de ihlalidir.

Türkiye’de demokrasinin tek sorunu askerin sivil alan üzerindeki etkisi değildir. Türkiye’de seçilmişlerin basın özgürlüğüne dönük tehditleri de demokrasi alanındaki problemli bir durumu gösteriyor.

Başbakan’ın basın özgürlüğüne dönük şantajları, artık yalnızca Türkiye’nin değil, bu ülkede demokrasinin güvenliğini gözetmek durumunda olan AB’nin de sorunudur.

Avrupa Birliği’nin AKP’ye dönük kapatma davasına tavır alarak gösterdiği demokratik refleksi, basın özgürlüğünü hedef alan tehditler konusunda da sergilemesini beklemek, Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğini destekleyenlerin en haklı beklentisidir.

Milliyet / Sedat Ergin