Metni Büyüt Metni Küçült

9 Haziran 2008

Keder Perileri

Remziye Aslan’ın ilk öykü kitabı Keder Perileri adını taşıyor. Keder Perileri hacimli bir kitap değil, fakat birbirinden güzel tam on iki öykü var. Daha ilk öyküde fark edilen yalın ve gereksiz kelimelerden arınmış bir anlatım...
Keder Perileri Remziye Aslan, hayatları boyunca acı çeken, küçümsenen, varlıkları görmezlikten gelinen ve yaşadıkları tufanların, kırılgan belleklerine düşürdüğü yası paylaşamayan insanları anlatıyor

Remziye Aslan’ın ilk öykü kitabı Keder Perileri adını taşıyor. Keder Perileri hacimli bir kitap değil, fakat birbirinden güzel tam on iki öykü var. Daha ilk öyküde fark edilen yalın ve gereksiz kelimelerden arınmış bir anlatım, öykülerin bir edebiyat kültürü ve bilinciyle yazılmış öyküler olduğunu gösteriyor... Bu kısa öykülerle neredeyse çeyrek yüzyıllık bir dönemin insani gerçekliğiyle buluşmamızı sağlamış Remziye Aslan.

Anlattığı kişiler ve olaylar da bu yüzden belki de daha uzun anlatılara çok uygun; ama o meramını kısa anlatılarla sunmayı tercih eden bir yazar olduğunu bütün öykülerde gösterdiği tutumlulukla ortaya koyuyor.

Kitabın ilk öyküsü olan Ölüm Odası’nda Remziye Aslan, annesini kendi köyüne gömmek isteyen Yezidi Halef Zozan ile karakol komutanı arasındaki resmi yazışmalardan yola çıkarak insani bir olayı hatırlatıyor bize. Çok uzak yerlerde gerçekleşse bile insanın ölümden sonra ait olduğu topraklara yeniden dönme isteği ve gerçekliğidir bu..Başka bir değişle doğduğu ve hayatını geçirdiği topraklarda bir mezar hakkı talebi. Ölüm Odası’nın konusu Midyat’ta geçiyor ve belki de bu yer rast gele seçilmiş bir yer olmaktan da uzaktır.

Yezidiler, çatışma yılları başladığında korucu olmayı kabul etmedikleri için, Midyat civarında bulunan köylerinin çoğunu, Süryaniler gibi bırakıp gittiler. Avrupa ülkelerinde yeni bir yaşam başladı onlar için. Ama o tarihten bu yana; Yezidiler geri dönemeyen sürgünler olsalar da, ölülerini, ısmarladıkları tabutlara koyar memlekete gönderirlerdi. Bu gelenek ya da ölüye vefa diyelim, hâlâ sürüyor. Yurt dışında ölenlerin konulduğu bu tabutlar, tanıdık birilerine gömülme masrafları da hesaplanarak, yollanır, ölü en yakın havaalanında karşılanır, böylece hem geride kalanlar ölüye karşı son görevlerini yapmış olur hem de, hiç değilse ölümden sonra insanın kendi toprağıyla buluşması sağlanırdı..

Sisê Ozan ağır hastadır ve her geçen gün ölüme biraz daha yakınlaşmaktadır. Öldükten sonra köyüne gömülmek ister. Ölmeden önce bu isteğinin kabul edileceğini bilmek yaşlı kadını belki de rahatlatacak ve huzurlu bir ölüme hazırlamış olacaktır. Ama Deşt köyü, ‘halen dönüşü uygun olmayan yerleşim yeri’ sayıldığından, oğlu Halef’in bütün çabalarına rağmen Sisê’nin bu isteği yerine gelmez.

Bir geri dönüş hikâyesi
Kitaba adını veren Keder Perileri, bir geri dönüş ve arayışın öyküsü. Dicle’nin kıyısında bulunan bir köyden geriye, sadece ölüler ve acı veren anılar kalmıştır. Öykünün anlatıcısı, artık insansız olan bu köyde, ‘gölgeliklerinde yaşlı köpeklerin uyuduğu evlerin’ yıkıntıları arasından geçip kendi geçmişinin izleri arasında yürümeyi sürdürür. “Yüzleri ay ışığı beyazlığında ve kederli” ölüler, “öğle sonu sıcağında sırtlarını mezar taşlarına yaslamış, Dicle nehrinin kurumuş yatağını seyre” koyulmuşlardır. Sonra aslında anlatıcının kendisi olan ‘küçük kara kızın’ kendi geçmişine ve çocukluk yıllarına yaptığı bu geri dönüş büyük bir keder ve derin bir hüzünle noktalanır: “Eskiden bahçeyi çevreleyen çitten arta kalan kırık kapıya geldiğimde dönüp pencereye son kez baktım: Küçük kara kız oradaydı. Pencerenin çiçekliğinde, güvercin tüylerinin üzerine oturmuş incir yiyordu...”

Remziye Aslan, hayatları boyunca acı çeken, dışlanan, küçümsenen, varlıkları görmezlikten gelinen ve yaşadıkları tufanların, zayıf ve kırılgan belleklerine düşürdüğü acıyı ve yası hiçbir vakit, içinde hayat buldukları cemiyet ya da cemaatle paylaşamayan insanları anlatıyor.
Ve daha çok kadınları anlatıyor Remziye Aslan. Öfkesi olmayan, ya da öfkeleri, sadece ‘saçlarını savuran meltem kadar uçucu’ olan kadınlar bunlar...

Etnik kimlikleri ve geldikleri şehir adları bile başlarına beladır bu kadınların. Bu kimliklere ve varoluşa karşı haksızlık temelinde gelişen önyargılar, burada hikâyesi anlatılan kadınların, aşkı ve sevgiyi yaşamaları bir yana sadece kısa bir an için keyif alınabilecek ya da özenilen bir ilişkiyi dahi imkansız kılmaktadır.

Gülistan adlı öyküde bu gerçeği okuruz. Gülistan’a yakınlaşmak isteyen Fuat Bey, bir gün ona şu soruyu sorar: “Gülistan sizde öldürüyorlar değil mi, hani şu sevgilisi olan kızları filan?” Gülistan, Fuat Bey’e “Hı hı...” diye cevap verir. Ama bundan sonra otobüs duraklarında buluşmak için ayırdığı zamanlar hep boşa gider. Kimseler buluşmaz Gülistan’la ve bu duraklarda beklediği insanlar hiç gelmez olurlar.

Keder Perileri’nde anlatılan hikâyeleri okumayı bitirince, ‘Tufandan sonra yine biz’ demek geldi içimden.. Remziye Aslan’ın öykülerinde anlatılanlar, yaşanmış ve bitmiş değil, hâlâ sürüp giden bir tufan ve bu tufandan geriye kalan insanlardı çünkü.

KEDER PERİLERİ
Kitaptan

Altı ay önce bir çarşamba günü, Melek Tavus’un yaratılmış olduğu o kutsal çarşamba günlerinin birinde, Sisê’nin gözleri kapanmayı unuttu. Ev halkı bunu mutlu bir ölümün işareti saydı. Sisê’nin ruhunun onu uzun bir uykuya terk ederek, geri dönülmesi yasak olan köylerinin mezarlığında menengiç ağaçlarının arasında, güneşli bir kabir yeri aramaya çıktığına inandılar. Bu inançla oğlu Halef, ruhunun geri döneceği güne kadar, zamanı huzurlu bir bekleyiş içinde geçirsin diye annesini, salonun uzak bir köşesinde, üç tarafı camla çevrili bir cibinliğe taşıdı. İhtiyar kadın, doğuya ve batıya bakan iki pencereli odada, Melek Tavus tasvirinin altında, uykuyla uyanıklık arasında, sayıklayarak, ruhunun geri döneceği günü beklemeye başladı...
(Radikal)

Kitapla ilgili diğer bilgiler.
Koza Koleji