Metni Büyüt Metni Küçült

6 Aralık 2007

Kitap özet: S.U.M.O.

Paul McGee’nin eğlenceli kişisel tecrübeleriyle bezediği bu son derece keyifli kitapta, üzerinizdeki “Mağdur” baskılı tişörtü çıkaracak, bazı Latince kelimelerin faydasını görecek ve Doris Day’i hayatınızdan defedeceksiniz!
S.U.M.O.
Alteo Yayınları

Önsöz

‘Sızlanmayı Unutup Mutlu Olabilme’ yolunda kendinize soracağınız 7 soru:
1) Bu konu 1’le 10 arası bir değerlendirmede önem açısından benden kaç alır?
2) Bu konu 6 ay sonra ne kadar önemli olacak?
3) Bu konuya tepkim uygun ve etkili mi?
4) Duruma etki edebilmek ve çözüm yolunda hızlanmak için ne yapabilirim?
5) Bundan neler öğrenebilirim?
6) Aynı konuyla karşılaşmamak için bundan sonra farklı ne yapacağım?
7) Bu durumda olumlu ne yönler bulunabilir?
Ve bundan elde edeceğiniz faydalar:
1) Başarının size göre tanımını netleştireceksiniz.
2) Başarılı olacak ve dengeli bir yaşama kavuşacaksınız.
3) Hayatın meydan okuyan sorunlarına, uygun ve dürüst çıkışlar yapacaksınız.
4) Tüm hevesinizin kırıldığı zamanlar bile kendinizi motive edebilmeyi öğreneceksiniz.
5) Diğerleriyle başarılı ilişkiler kuracaksınız.
6) Başarınızı sabote edecek her hatalı düşünce şeklini bertaraf edeceksiniz.
7) Her şeyin aslında ne kadar kolay ve zevkli olabildiğini göreceksiniz.
Paul McGee’nin eğlenceli kişisel tecrübeleriyle bezediği bu son derece keyifli kitapta, üzerinizdeki “Mağdur” baskılı tişörtü çıkaracak, bazı Latince kelimelerin faydasını görecek ve Doris Day’i hayatınızdan defedeceksiniz!



Kitabın Özeti

‘ İyileşmek için hasta olmak zorunda değilsin’ Eric Berne Hayatımın 13 yılını okul sıralarında harcadım. Çok şey öğrendim. Cebiri, Bunsen ocağını nasıl kullanacağımı, ahşap işinde ne kadar kötü olduğumu, dinozorlar hakkında birkaç şeyi ve Roma döneminin zevklerini öğrendim. Aslında, derinlemesine düşününce, hayat ve onu nasıl yaşamam gerektiği hakkında çok şey öğrenmediğimi hissediyorum. Kurbağaların sindirim sistemlerini inceledim, fakat hiçbir zaman kendimi ve diğer insanları nasıl anlayacağımı inceleyemedim. Öğretmen sınıfa girdiğinde ayağa kalkmayı, ceza almak istemiyorsam ödevimi zamanında teslim etmeyi öğrendim, fakat hedefler koymayı, duygularımı kontrol etmeyi ve anlaşmazlıklarla nasıl başa çıkacağımı öğretmediler bana. Bana göre, okul beni yalnızca sınavlara hazırladı. Şu anda büyük bir ihtimalle değişmiş olduğunu sandığım eğitim sistemini (eğer değişmişse) takdir ediyorum, fakat benim yaşadıklarım bunlardı. 12 yıl önce bana “Hayatının hem sen hem de çevrendekiler için mükemmel olmasını ister misin?” diye sorsalardı, cevabım yankılanan bir ‘EVET’ olurdu. Ama arkasından bana bunu nasıl gerçekleştireceğimi sormuş olsaydınız, “Tam olarak emin değilim” cevabını vermek için bile birkaç dakika kem küm ederdim herhalde. Fakat, geçen yıllar bana çok şey öğretti ve şu andaki cevabım çok farklı olurdu.

Okuyacağınız bu altı bölüm dahilinde, benim cevaplarımı duyma şansını elde edeceksiniz. Bu cevaplar, on yıllık psikoloji eğitimime, kendi işimi icra etmeme ve en önemlisi kendi gözlemlerime ve on binlerce insanla yapmış olduğum konuşmalara dayanmaktadır. Profesyonel bir konuşmacı olarak mesleğim ve ‘insanlar, güdülenme ve iletişim’ ile ilgili konularda vermiş olduğum seminerlerim, bana insanların hayatında neyin işe yarayıp yaramayacağını anlama kabiliyeti verdi. Mesleğim icabı birçok yer dolaştım; Tanzanya’dan Todmorden’e, Hong Kong’tan Halifax’a, Hindistan’dan Islington’a, Malezya’dan Manchester’a, birçok yer gördüm. Hangi ülke, hangi kültür olursa olsun, öğrendiğim en önemli şey şuydu: İnsanlar temelde aynıdır. Hepsinin aynı umutları, aynı hayalleri ve aynı zorlukları vardır. Hepsi daha iyi şartlarda yaşamak, mutlu olmak ve çocukları için daha iyi bir gelecek inşa etmek isterler. Tabii ki bazı farklılıklar var, fakat toprağı biraz eşelediğinizde, şaşırtıcı benzerliklerle karşılaşırsınız. Neden SUMO? SUMO ibaresiyle tanışmam birkaç yıl önce oldu. Şu anda kimin söylemiş olduğunu anımsamıyorum, fakat bu baş harflerin neyin yerine kullanıldığını gayet iyi hatırlıyorum – Sızlanmayı Unut, Mutlu Ol. Bazı insanlara göre, bu emrivaki bir söylem olabilir, bundan dolayı, sanırım ‘Sızlanmayı Unut, Mutlu Ol söylemini biraz açmam gerekecek. İlk olarak, ben insanlara basitçe ‘güçlüklerin üstesinden gelin’ ya da ‘ toparlanıp kendinize gelin’ önerisinde bulunmuyorum (ki bu ikisinin de önemli olduğu bazı durumlar olabilir). Bu aynı zamanda ‘affet ve unut’ ya da ‘gerçekleri görmezden gel ve hayatına devam et’ anlamına da gelmiyor.

Benim SUMO anlayışımın temelinde inandığım şey, başarı ve istediğini gerçekleştirme çevresindeki kilit doğrulardan ibarettir. İzin verirseniz biraz ayrıntıya girmek istiyorum. Çocukken ilk ‘yeşilde geç’ kuralını öğrenmiştim. Bu, çocukların karşıdan karşıya, güvenli bir şekilde geçmelerine yardımcı olan bir kuraldı. Daha sonra okulda ‘Dur, Bak ve Dinle’ pasajını öğrendim. Şimdi ben de ‘Sızlanmayı Unut’ diyorum. Bunu dediğimde, insanları, şu anda yaptıkları şeyleri durup bırakmaları, kendilerine biraz vakit ayırıp, hayatlarına bakarak nasıl düşündüklerini ve davrandıklarını gözden geçirmeleri doğrultusunda teşvik etmek istiyorum. İnsanların dinlemesini istiyorum. Evet, diğer insanları ve daha önemlisi kendinizi dinlemenizi istiyorum. Günlük hayatın gürültüsünden ve karışıklığından kurtulun ve bir süreliğine düşüncelerinizle yalnız kalın. ‘Sızlanmayı Unut’ aynı zamanda ‘boş ver’ anlamını da içeriyor. Bu kitabı okurken, hayatınızdaki –alışkanlıklar gereği– tutunduğunuz, ama benim eleştirdiğim bazı görüşlere ve fikirlere rastlayabilirsiniz. Benim amacım sizi şu sorunun cevabını düşünmeye zorlamak; “Hayat görüşünüz size yardımcı mı yoksa engel mi oluyor?” SUMO kısaltmasının ‘Mutlu Ol’ bölümü ise birden fazla şey söylemekte. Bu söylemle anlatmak istediğim, geçmiş tecrübeleriniz her ne olursa olsun, geleceğinizin aynı olmak zorunda olmadığıdır. Eğer gerçekten istiyorsanız, yarınınız bugünden farklı olabilir. Mutlu Ol deyişi, şu anda içinde bulunduğunuz durumun gerçekliğine saplanıp kalmaktansa, size önünüzde uzanan olasılıkları görmeniz için geleceğe bakmanız gerektiğini söylemektedir. Bir şeyler yapmak için sizi harekete davet etmektedir. Bu size ‘düşünmek’ yerine, şu anda bulunduğunuz duruma meydan okuyup, harekete geçmenizi söylemekte ve bunu hayata geçirme yollarını göstermektedir. SUMO ibaresi, hayatın en iyi nasıl değerlendirileceği üzerine, benim kişisel felsefemi desteklemektedir. Bu zorlayıcı olduğu kadar, sizi hem özel hem de çalışma hayatınızda teşvik ve telkin eden bir deyimdir. Umarım bu kısaltmayı hayatınızın her anında hatırlarsınız. İzin verirseniz size bu kitabı yazmaktaki amacımı anlatayım.

İlk olarak, hakkında yazmış olduğum bölümlerin hatırda kalır olmasını amaçladım. Mesela, eminim ki bu dünyada ‘Doris Day’i Terk Etmek’ üzerine yazılmış hiçbir kitap yoktur. Aynı zamanda bu kitaba, ‘Kişisel Deneyimler’ diye de bölümler ekledim. Tabii ki bu bölümleri okumak zorunda değilsiniz, fakat bunların keşfetmeye çalıştığımız konulara renk katacağını düşünüyorum. Bunlar aynı zamanda, SUMO fikirlerini kendi hayatıma geçirmeye çabalarken yaşadığım zorlukları ve zaman zaman da olsa başarılarımı anlatmaktadır. Bu fikirleri daha iyi kavramanız için size bazı sorular da yönelteceğim. Bu kitaptan kazanacağınız tecrübeler, eğer üzerinde biraz zaman harcarsanız, en azından kendi cevaplarınız üzerinde biraz kafa yorarsanız, daha da zenginleşecektir. Son olarak, fark etmeyebilecek olsanız da, zaman zaman da olsa yazdıklarıma biraz mizah katmak istedim.

Burada ele aldığımız fikirlerin çok önemli olduğunun farkındayım fakat bu gülümsemememiz de gerektiği anlamına gelmiyor. Yolculuğun keyfini çıkarın. Paul McGee Bölüm 1 Tişörtünüzü Değiştirin İzin verirseniz, bu bölüme seminerlerimde ve konferanslarımda katılımcılara sorduğum soruyu, size de yönelterek başlamak istiyorum. İlk olarak, ‘Araba kullanıyor musunuz?’ ve ikinci olarak, ‘Bu sabah giyindiniz mi?’ Eğer her iki soruya da verdiğiniz yanıt ‘evet’ ise, siz de o gerçekle bir şekilde ilgilisiniz; hayatımızda yaptığımız çoğu şeyi farkında olmadan yaptığımız gerçeği. Sürekli araba kullandığınız bir istikamette giderken birden kendinizi farklı bir yerde bulup ‘Ben buraya nasıl geldim?’ sorusunu sordunuz mu? Ya da otobanda seyahat ederken yolda gördüğünüz kilometre tabelasına bakarak ‘Son on beş kilometre nasıl geçti, hiç fark etmedim’ dediğiniz oldu mu? Bu sabah giyinirken, kıyafetlerinizi hangi sırayla giydiğinizi bilinçli olarak düşündünüz mü? İlk önce hangi ayakkabınızı giymenizin daha iyi olacağı hakkında fikir yürüttünüz mü? Eğer bu sorulara verdiğiniz cevap ‘hayır’ ise, siz büyük bir ihtimalle benim ‘oto-pilot sendromu’ dediğim kavramla tanımlanıyorsunuz. Şu anda bir seyahate çıkmak üzereyiz. Fakat bu yolculukta nereye ve nasıl gittiğinizin bütünüyle farkında olmanızı istiyorum.

Bunu yapmak için, SUMO süreci içindeki ilk adımınız, şu anın farkında olduğunuzdan emin olmanız, oto-pilotu kapatmanız ve dürüst olarak şu ana kadar hayatınızı nasıl yaşadığınızı düşünmeniz olacaktır. Bunu yaparken, size yardımcı olacak aşağıdaki üç sorunun cevabını düşünmenizi istiyorum. 1 Hayatınız üzerinde en büyük etkiye sahip olan kişi kim? 2 Şu anda hayatta bulunduğunuz yer için takdiri en çok hak eden kim? 3 Genelde kimin tavsiyesi ve görüşüne göre hareket ediyorsunuz? Şimdi, kendi cevaplarımı sizinle paylaşmak istiyorum. (Şunu da itiraf etmeliyim ki bu cevaplar hayatımın her evresinde aynı olmamıştır.) 1 Hayatınız üzerinde en büyük etkiye sahip olan kişi kim? Benim 2 Şu anda hayatta bulunduğunuz yer için en çok takdiri hak eden kim? Benim 3 Genelde kimin tavsiyesi ve görüşüne göre hareket ediyorsunuz? Kendi tavsiyelerime göre. Bu cevaplar sizinkilerle aynı mı? Kabul etmeliyim ki, hayatımı etkileyen ve bana yardımlarından dolayı takdiri hak eden birçok kişi var. Ve başkalarının fikirlerini ve tavsiyelerini de dinledim; fakat önünde onunda, sizin ve benim şu anda hayatta kendimizi bulduğumuz yeri tanımlayan en büyük ve tek faktör ‘sizsiniz’.

Bilge SUMO’cu der ki; “Eğer hayatta nerede olduğundan en çok sorumlu olan kişiyi öğrenmek istiyorsan, aynaya bak.” İşte size meydan okuma. Hepimiz bu bakış açısının her zaman desteklenmediği bir ortamda ve kültürde yaşamaktayız. Ayağa kalkıp, ‘Hayatımın tüm sorumluluğunu kendi üzerime alıyorum!’ dediğinizde kendinizi ne kadar rahat hissedersiniz? Şimdi, neden çoğu insanın bu durumda kendini rahatsız hissedeceğini ve hatta bu fikre karşı çıkacağını araştıralım. Ben buna BBS bunalımı diyorum. Büyük BBS bunalımı Şu andaki durumlarının; 1 daha önce vermiş oldukları kararlarla hiçbir alakası olmadığına, 2 daha önce yapmış oldukları şeylerle alakası olmadığına, 3 daha önceki düşünüş tarzlarıyla ilgisi olmadığına inanan birçok insan tanıdım. Bunun dışında kalan (!) her şeyin sorumluluğunu alır onlar.

Eğer hayat istedikleri gibi gitmiyorsa, bu kişiler hemen BBS –Başka Birini Suçla– kartlarını çıkartırlar. “Yani, ne yapabilirim ki?” diye sorarlar, “Bu benim suçum değil ki? Başkasının suçu!” Bu kişiler yalnızca BBS kartlarını taşımakla kalmazlar, aynı zamanda özel bir tişört de giyerler. Kafanız mı karıştı. O zaman konuyu biraz daha açayım. Bir anlığına, kendiniz hakkında hissettikleriniz veya inandıklarınızın tişörtünüzün üzerinde yazdığını düşünün. Bazı tişörtlerde ‘Ben kendime güveniyorum’ veya ‘Kendimi çok iyi hissediyorum’ yazarken, bazılarında ‘Kendime inancım yok’ ya da ‘İnsanlardan hoşlanmıyorum’ –ki bunlardan oldukça fazla var – yazacaktır. BBS kartı taşıyıcıları, üzerlerinde “Mağdur” yazan bir tişörtle dolaşmaktadır. Bu tişörtü giyenlerin düşündükleri, söyledikleri ve inandıklarından bazıları şunlardır: ‘Bu benim hayatım ve bu hayata dişimi sıkıp katlanmalıyım.’ ‘Bu benim hatam değil.’ ‘Hayat adil değil.’ ‘Hiç şansım yok.’ ‘Bu devletin / anne babamın / trafiğin / patronumun / öğretmenlerimin / çocuklarımın suçu.’ ‘Bulunduğum şartları istesem de değiştiremiyorum.’ ‘Kabiliyetim yok.’ ‘Emin değilim.’ ‘Yeterince iyi değilim.’ Bilge SUMO’cu der ki; “Bir grup ‘mağdur’ tişörtü giymiş insan bir araya geldiğinde, ‘beyin fırtınası’ yerine ‘başkasını suçlama fırtınası’ yaparlar.” Kişisel Deneyimler Ben bu tişörtten giydim mi? Elbette. Coğrafya sınavından kalmıştım ve bundan dolayı öğretmenimi suçlamıştım.

Fakat daha sonra sınıftaki herkesin sınavdan çakmadığını öğrendim. İşimi kurduğum ilk yıllardaki başarısızlığımdan dolayı ekonomiyi suçlamıştım. O sıralarda ekonomi pek canlı değildi, fakat kendi yaptıklarımı ve kararlarımı göz ardı ederek, başarısızlığımdan dolayı dış faktörleri mazeret göstermek daha kolay gelmişti. Bu tişörtü giydiğim daha yakın bir zamansa, büyük bir pazarlama konferansında konuşmacı olarak kaçırdığım bir işten sonra oldu. Organizatörleri bu iş için ideal konuşmacı olduğuma ikna etmek için çok dil dökmüş ve çok zaman harcamıştım. Daha sonra, ‘Hayır, teşekkürler,’ cevabını alınca, özellikle de benim yerime kimin seçildiğini öğrendiğimde, yıkılmıştım. Kendi kendime, ‘Bu hiç de adil değil... Ben ondan çok daha iyi bir konuşmacıyım’, diye söylendim. O anda ‘Mağdur’ tişörtü giydiğimi fark etmem için birkaç saat geçmesi gerekmişti. O zaman bu tişörtü niye giyiyoruz? İşte size ‘Mağdur’ tişörtünü giymemizin dört makul sebebi;

Sebep 1 Başka bir seçeneğinizin olmadığını düşünüyorsunuz. ‘Bunu böyle kabul etmek lazım, elimden gelen başka bir şey yok’ cümlesi mağdur rolünü oynayan kişilerin benimsediği bir mantıktır. Hayata karşı kaderci bir anlayışı benimsersiniz ve mağdur olmak sizin kaçınılmaz yazgınızdır.

Sebep 2 Kendine güven eksikliği ve zayıf benlik. Bu faktörlerin her ikisi de, karşı karşıya kaldığımız durumu algılamamızı etkiler. Kendinize güveniniz ve benliğiniz ‘yaşamdaki olaylar’ tarafından etkilenebilir ve hayatınızda boşanma, işten çıkarılma ve hastalık gibi önemli değişikliklerle karşılaştığınızda daha savunmasız olursunuz. Güveninizin ve benliğinizin zarar gördüğünü fark edersiniz. Bu tür olaylar, kendiniz hakkındaki düşüncelerinizi ve hissettiklerinizi etkileyen kendine güven duygusunu yok eder.

Sebep 3 Alışkanlık haline gelmiştir. Bazı insanlar bu tişörtü o kadar sık giyerler ki, artık bu tişört olmadan sokağa çıkmadıklarının farkında bile değildirler. Bunların gardıropları her renk ve desende mağdur tişörtüyle dolup taşmıştır. Yani her duruma göre giyebilecekleri bir tişörtleri vardır. Sebep 4 İnsanlar aslında bu tişörtü giymekten hoşlanırlar. Araştırmalarım göstermiştir ki, ‘Mağdur’ tişörtü giymek insanlara birçok fayda sağlamaktadır:
• İnsanlar size acır ve daha fazla ilgi gösterirler.
• Kendinizi önemli biri gibi görürsünüz.
• Bir şeyleri neden başaramadığınıza güzel bir mazeret olur. (“..... bana yardım etmiş olsaydı bunu başarabilirdim)
• Başkalarını suçlamak, sizi hayatınızın sorumluluğundan kurtarır.

Düşünülmesi gereken konular Bu tişörtü giymiş olduğunuzu itiraf etmeniz gerçekten kolay bir iş değildir. Belki de hiç giymemişsinizdir; fakat eğer giydiyseniz, bunun sebepleri nelerdir? Çevrenizde bu tişörtü giyenleri tanımlayabilir misiniz? Onları bu tişörtü giymeye iten nedenler nelerdir? Kişisel Deneyimler Kronik halsizlik sendromundan muzdarip olduğum zamanlarda, sahip olduğum üst düzey yönetiliciliği kaybetmiştim ve hayatımı maluliyet tazminatı ile idame ettiriyordum. Hayat hiç de adil değildi ve bir süreliğine ben de ‘Mağdur’ tişörtünü giymiştim. Emeklilerle beraber aynı maaş kuyruğuna girip paramı almak için bekliyordum. Yirmi dört yaşındaydım. Havadan sudan, kuru fasulyenin fiyatındaki değişiklerden konuşmak, günlük hayatımın bir parçası olmuştu ve kendimi daha iyi hissedebilmek için yaptığım hiçbir şey yoktu. En sonunda bu ‘kendine acıyanlar derneği’nden istifa etmeye karar verdim ve hayatımda hala güzel olan şeylere odaklandım. Bu ‘hala güzel olan şeyler’in ne kadar çok olduğunu fark edince gerçekten çok şaşırdım. Mesela, ne kadar muhteşem bir eşim vardı ve çevremde bana destek olan bir sürü arkadaşım olduğu için ne kadar şanslıydım. Hala kendimize ait bir evimiz vardı ve yaratıcı yazar grubuna katılmak için zaman bulabiliyordum. Hatta, bazı cömert arkadaşlarımın nazik desteğiyle de olsa hala bazı hafta sonları bir yerlere gidebiliyorduk. İnsanlar bu tişörtü giydiklerinin genelde farkına varmazlar. Siz de farkına varmayabilirsiniz.

Şimdi, seyahatlerimde karşıma çıkan ve size onları tanımanızda faydası olacak birkaç özelliklerinden bahsedeceğim bazı kişileri tanıyalım. ‘Mağdur’ tişörtü giyenlerin tören geçidi İlk önce Colin’le tanışalım. Kendisi otuz yaşlarında ve bulduğu işlerde en fazla üç ay kalabilmiş bir kişi. Tabii ki buna birkaç gerekçesi var. Kendisi ofis entrikalarının kurbanı olduğunu iddia ediyor; patronu ondan korkuyor, iş arkadaşları onu kıskanıyor ve son olarak, şirketin merkez ofisi arkasından hayatını çekilmez hale getirecek oyunlar çeviriyor ki istifa etmekten başka çaresi yok. Anlayacağınız, Colin komplo teorilerinin kurbanı olmuş. Fakat, nedense işini kaybetmesinde kendisinden kaynaklanan bir sebep olabileceğini hiç aklına getirmiyor. Dave ise işten çıkartılmış ve onu işe almaları için usandırıncaya kadar bir şirkete iş başvurusunda bulunmuş. Kendi deyişiyle ‘o tam ona göre bir işmiş’. Bu işe alınmamasının sebebini ayrımcılık olarak gördüğü için (ne konuda ayrımcılık yapıldığı hakkında bir yorum yapmadı), bu süre zarfında başka bir işe de başvurmamış. Dave, başka birinin o işe daha uygun olabileceğine inanmaktansa, mağdur tişörtü giymeyi tercih etmiş. Tabii ki insanlar, ayrımcılıktan dolayı gerçekten de mağdur olabilirler ve hakları için sonuna kadar savaşmalıdırlar. Fakat, bunun dışındaki durumlarda, insanların başarısızlığının sebebi ayrımcılık değil, kendileridir.

Birkaç ay önce, başarının şansla alakalı olduğuna ve kendisinin hiçbir zaman şanslı olmadığına inanan Lucy isimli bir bayana yardımcı oluyordum. “Her şey, doğru zamanda doğru yerde olmaktan ibaret” diye isyan ediyor ve kendisinin hiçbir zaman doğru yerde olamadığını savunuyordu. Kendi yeteneklerini belirleyip, onları geliştirmek yerine, hayatının yalnızca o büyük şansı elde edince daha iyiye gideceğine inanmayı seçmişti. Lucy’nin ‘Mağdur zihniyeti’, konuşmuş olduğu aksanı suçlamaya başladığında ise, işin paranoyaklık sınırına ulaştığını fark etmiştim. “İnsanlar benim aksanımdan dolayı benim sosyetik bir güneyli* olduğumu düşünüyor ve bana yaklaşmaktan çekiniyorlar... Özellikle de kuzeyliler.” demişti. (Ben de bir kuzeyli olduğumdan, böyle bir yorum karşısında gülümsemiştim). * ÇN. İngiltere’de güneyliler burnu büyük insanlar olarak bilinirler. Son olarak, kurslarımdan birinde tanıştığım, büro memuru olarak çalışan ve hayatı pişmanlıklar içinde geçmiş gibi görünen Brian ile tanışalım. “Eğer bakmak zorunda olduğum yaşlı annem olmasaydı, hayatım çok daha farklı olurdu. Annem yaklaşık yirmi yıldır hasta ve ona ben bakmak zorundayım. Evlilik de dahil olmak üzere, fırsatların hepsi bir bir kaçtı. Ama başka ne yapabilirdim ki?” Evet, Brian başka ne yapabilirdi? Eğer kendisini mağdur olarak görmekten biraz kurtulmuş olsaydı, hayatı şimdikinden çok farklı olabilirdi. Hasta ve yaşlı bir anneye sahip olmak, kişinin bekar kalmasını gerektirmez. Fakat Brain, öyle olduğunu düşünüyordu.

Bilge SUMO’cu der ki; “Kişisel sorumluluklar almak sizi başkasını suçlama, sızlanma ve kıskançlık tuzağından kurtarır.” Düşünülmesi gereken konular ‘Mağdur’ tişörtünü en çok nerede giymeye meyillisiniz? Evde mi, işyerinizde mi? Mağdur tişörtü giymenin sonuçları Colin, Dave, Lucy ve Brian’ın ortak noktaları nelerdi? Gayet basit, ‘Mağdur’ tişörtü giymenin hayatınızı etkileyen bazı sonuçları vardır. Bu dostlarımızın bu tişörtü giymelerinin sonuçları da şunlardır: ? Potansiyel güçlerine ulaşmaya muvaffak olamadılar. ? Kendilerine acımakla meşgul oldukları için, birçok fırsatı kaçırdılar. ? Diğer insanlar onların yeteneklerinden yararlanamadı. ? Olanlardan dolayı pişmanlık duygusuna kapıldılar ? Kişiliklerini geliştirmektense, oldukları yerde saydılar. Düşünülmesi gereken konular ‘Mağdur’ tişörtü sürekli olarak üzerinizde olabilir ya da yalnızca belirli bir durum karşısında giymiş olabilirsiniz. Fakat bu tişörtü giymeniz, size ve çevrenizdekilere ne gibi sonuçlar doğurdu? Ya bu tişörtü giyen dostlarınız? Onların hayatındaki sonuçlar nelerdi?

Bilge SUMO’cu der ki; “Hayattaki seçimleriniz önemlidir. Yaptığınız şeyler kim olduğunuzu ve nerede olacağınızı belirler.” ‘Mağdur’ tişörtü giymenin sonuçlarını gördükten sonra bu tişörtü giymemeye karar verebilirsiniz. Şimdi, bu tişörtü çıkartmanın neden bu kadar zor olabileceğini incelemek istiyorum. Tişörtünüzü çıkartmak statükonuzu değiştirmeniz demektir. Hepimiz alışkanlıklarımızla varolan yaratıklarız. Yaptıklarımızdan sorumlu olmadığımız ve durumumuzdan dolayı başkalarını suçlayabileceğimiz bir dünya yaratmak çok kolaydır ve bu günlük hayatımızın bir parçası oluverir. Bu bizim aşina olduğumuz bir durumdur. Değişim demek, kendi yarattığımız rahat ortamımızdan çıkmak demektir. Bazı insanlar için, bu çok çekici ya da uygulaması kolay bir şey değildir.

Bilge SUMO’cu der ki; “Mağdur tişörtü üzerinizdeyken, kendi hayatınızda bir yolcu olursunuz ve gideceğiniz yön ve şartlar diğer insanlar tarafından tayin edilir.” Tişörtünüzü çıkartmak,yeni modaya ters düşmek demektir. Geçmişte, insanlar kaza geçirdiklerinde, bunu günlük hayatın bir parçası olarak görürlerdi ve herkes değilse de birçok insan genelde bunun sorumluluğunu kabullenmeye daha hazırdı. Şimdilerdeyse, insanlar bu tür sorumluluklardan kaçıyorlar. ‘Suçlarsan, Kazanırsın’ mesajı beynimizi bombalamakta. Fakat, şu anda toplumun bazı kesimleri, bizleri kendimize yardım etmekten bile aciz mağdurlar gibi hissettirmeye çalışıyor. Öğretmenini suçla, aileni suçla, devleti suçla. Kendin dışında herkesi suçla. Bizlere stresin, uzun çalışma saatlerinin ve sağlıksız besinlerin kurbanları olduğumuz söyleniyor. Mağdurluk zihniyetinin tohumları, ‘Geçen ay hiç stres yaşadın mı?’ ya da ‘İş yerinde sana hiç kaba davrandılar mı?’ gibi sorular sorarak atılıyor. (Açıkça konuşmak gerekirse, bazı insanlar bu tür zorlu durumlarla maruz kalıyorlar, fakat bu sorunların üzerinden gelmek için ‘Mağdur’ tişörtü giymenin bir faydası olmaz.)

Bilge SUMO’cu der ki; “Bazı insanlar, sorumluluklarındansa, haklarının daha fazla farkındadırlar.” Tişörtünüzü çıkartmak cesaret ister ‘Mağdur’ tişörtü giydiğinizi kendinize itiraf etmek çok rahatsız edici olabilir. Bir de, eğer kendinizi gerçek bir mağdur gibi görüyorsanız, bunu yapmak daha da zorlaşır. İzin verirseniz bunu biraz açmak istiyorum. Bu tişörtü haklı olarak giyen masum mağdurların var olduğuna kesinlikle inanıyorum. Bunun yanında, bazı gerçek mağdurlar da tanıyorum ki hakları olduğu halde bu tişörtü giymeyi reddediyorlar. Bunlar hayatlarında cereyan eden olayların, kimliklerini belirlemesine izin vermiyorlar. İstisnasız, mutlu olmak için harekete geçen insanların hepsi bunu başarıyorlar. Nasıl mı? Çünkü hepsi şuna inanıyor:

Bilge SUMO’cu der ki; “Evet, bana olanlardan her zaman ben sorumlu değilim, fakat buna nasıl karşı koyacağımdan ben sorumluyum.”

Kişisel Deneyimler 1993 yılının Mart ayında bir Cumartesi günü, eşim Helen’le birlikte her zamanki Cumartesi sabahı alışverişimize çıkmıştık. O günkü futbol programını seyretmek için ısrarcı olmam sonucu, eve Helen’in umduğundan daha erken dönmeye karar verdik.. Alışverişimizi yaptıktan sonra arabamıza bindik ve tam şehir merkezinden çıkmak üzereydik ki büyük bir patlamayla irkildik. Bu patlamada iki çocuk ölmüştü. O zaman sekiz aylık hamile olan Helen, bombanın yerleştirilmiş olduğu çöp bidonunun yanından sadece dakikalar önce geçmişti. O gün çocuklarını kaybetmiş olan anne babalar gerçek kurbanlardı. Yakın zamanda, o gün ölen çocukların birinin babasıyla tanıştım. Yüzünde, hayatını bu acı üzerine kurmayacağının ifadesi vardı ve sanırım bunu aşağıdaki anlayışa borçluydu.

Bilge SUMO’cu der ki; “Gerçek bir mağdur olsanız bile, yıkılmadan ayakta kalmayı önünde sonunda öğrenmek zorundasınız.” Daha kulağa hoş gelen bir anıyı hatırlamak gerekirse, seminerlerimden biri için, üzerinde büyük harflerle ‘MAĞDUR’ yazan sarı bir tişört yaptırmıştım. Bu tişörtten kurtulmamız gerektiğini söylerken, dinleyicilere somut bir şey göstermenin etkileyici olacağını düşünmüştüm. Konuşmamın sonunda, arka taraflardan bir adam gelip, bana bu tişörtlerden satıp satmadığımı sordu. Çalıştığı yerde bu tişörtlerden alacak bir sürü insan tanıyormuş ve benim için bu tişörtleri pazarlayabilirmiş. Merak etmişsinizdir diye söylüyorum, ben ‘Mağdur’ tişörtü satmıyorum. Düşünülmesi gereken konular Sizi Mağdur tişörtünü çıkartmaktan alıkoyan şey nedir? Böylece, bu tişörtü neden giydiğimizin ve üzerimizden çıkartıp atmanın neden bu kadar zor olduğunun bazı sebeplerini öğrenmiş bulunuyoruz. Fakat, eğer çıkartmak istiyorsak, bunu nasıl başaracaksınız? Bu tişört nasıl çıkartılır İlk olarak, bu tişörtü çıkartıp atmaya karar vermek zorundasınız. Daha sonra ise, üzerinde SUMO yazan bir tişört giyeceksiniz. Bu yeni tişörtünüzü giyerken, ‘Sızlanmayı Unutacak ve Mutlu Olmaya’ karar vereceksiniz. Eğer hayatınızdaki şeylerin farklı olmasını istiyorsanız, farklı kararlar verip farklı şeyler yapacaksınız. Bu kitabın geri kalan bölümleri size bunun nasıl yapılacağını gösterecektir fakat ilk önce işe ‘dilinizi değiştirerek’ başlayacaksınız. Mağdur Dili’nden kurtulup, SUMO Dili’ni öğreneceksiniz.

İşte bu lisandan size bazı örnekler. Mağdur Dili SUMO Dili Hayat adil değil. Şu anda mutsuzum, bu durumdan kurtulmak için ne yapabilirim? Ben böyleyim, ne yapayım? Nasıl gelişebilirim? Yapabileceğim hiçbir şey yok. Her zaman yapacak bir şeyler vardır Bu imkansız. Mutlaka bir yolu vardır Kimi suçlayayım? Nasıl ileri adım atabiliriz? Ben bir mağdurum. Yıkılmadan ayaktayım. Kişisel Deneyimler Bu listeyi gözden geçirirken, fark ettim ki hayatımda bazı dönemlerde SUMO dilini kullanmadığım da olmuş. Geçmişte çok çabuk pes ediyordum, çünkü “Her zaman yapacak bir şeyler vardır” demek yerine, “Yapabileceğim hiçbir şey yok” cümlesini kullanıyordum. “Bu imkansız” dediğim zamanlarda beynimi diğer olasılıkları denemeye tamamen kapattığımı fark ettiğimdeyse gerçekten çok şaşırmıştım. ‘Mağdur’ tişörtümü giyer giymez, beynim çözüm arama bölümünü geçici olarak devre dışı bırakıyordu. Demek istediğim, bu tişörtü giydiğinizde, kendinize yardım etme yollarını görmüyoruz. Düşünülmesi gereken konular Şu ana kadar Mağdur Dili’nden hangi kalıpları kullandınız? Önünüzdeki günlerde, kullandığınız bu Mağdur Dili’nden kurtulup, onun yerine SUMO Dili’ni kullanmaya çalışın. Toparlamak gerekirse Şimdi izin verirseniz tişörtünüzü çıkarmanın ne anlama gelip ne anlama gelmediğini açıklamak istiyorum. Bunu başarmak için, bu konuyu anlamaya çalışanların sordukları iki sorunun cevabını vermek istiyorum.

1- ‘Mağdur’ tişörtümü çıkartmak, başıma gelen herşeyin –hatta benim hatam olmasa bile– tüm sorumluluğunu almak zorunda olduğum anlamına mı geliyor? Hayır. Tişörtünüzü çıkartmak demek, basitçe ‘başımıza gelen olaylara karşı nasıl tepki vereceğimizin sorumluluğunu kabul etmek’ demektir. Başınıza gelenlerden dolayı kendinizi suçlamanız gerekmez, fakat mutlu olmak için atacağınız daha sonraki adımların sorumluluğunu kabul etmek zorundasınız.

2- Fakat, bana haksızlık ve ayrımcılık yapıldığına inanıyorsam ne olacak? Bunu unutup sızlanmayı kesmemi mi tavsiye ediyorsunuz? Kesinlikle hayır. Buradaki şifre kesinlikle ‘çaresizliği sürdürmek’ değildir. Gerçekten bir mağdur olabilirsiniz, fakat kendinizi yıkılmadan ayakta kalan biri olarak görmek zorundasınız. Gerektiğinde, tabii ki haklarınızı savunacak ve size karşı yapılan haksızlıklara karşı, birey olarak ya da bir örgütten yardım alarak karşı koymak için elinizden geleni yapacaksınız. Bu bölümde vermek istediğim mesaj, bazı insanların –bilinçli ya da bilinçsiz– ‘Mağdur’ tişörtü giydikleridir. Bu kişiler, bu tişörtü giyerek, hayatın getirdiği sorumluluklardan kurtulmaya çalışırlar. Tişörtü çıkartmaksa, şu ana kadar hayat size ne getirmiş olursa olsun ve gelecekte ne getirecekse getirsin, buna verdiğimiz tepkinin kontrolünü elimize almak demektir. Hayatınızın daha iyiye gitmesini istiyorsanız, bunu tişörtünüzü çıkartmadan ya da yenisiyle değiştirmeden başaramazsınız. Değişim, şartların değişmesini beklemekle değil, sizin şartları değiştirmenizle gerçekleşir.

Bilge SUMO’cu der ki; “Otomatik pilotunuzu kapatın, hayatınızın kontrolünü geri alın.”
SUMO özeti
- Otomatik pilotu kapatın ve farkındalığınızı arttırın.
- Başkasını suçlamayı bırakın ve kişisel sorumluluğunuzu kabul edin.
- Kaçırdığınız fırsatlar için üzülmeyi, pişmanlıkları ve sızlanmayı bırakın; potansiyel güçlerinizin ve kabiliyetlerinizin farkına varın ve kişiliğinizi geliştirin.
-Yolcu olmaktan vazgeçin ve hayatınızın sürücü koltuğuna siz geçin.
- Mağdur Dili’ni unutun; SUMO Dili’ni öğrenin.
- Hayatınızın daha iyi olması için dilek tutmaktan vazgeçin; bunu yapmak için çabalayın.

Bölüm 2
Meyve Verecek Düşünce Tarzını Benimseyin Özlü sözleri çok severim. Sanırım bu sözlerden en hoşuma gideni aşağıda yer verdiğim, kendi sözlerimden bir tanesi (alçakgönüllü olmayı her zaman sevmişimdir). ‘Hayatınızda konuşabileceğiniz en önemli insan kendinizsinizdir.’ Birinci bölümde, kendimizle ve diğer kişilerle mağdur diliyle konuştuğumuzda kendimizi nasıl engellediğimizi inceledik. Kendi kendimize konuşmak (en azından içimizden), genel olarak düşünmekle alakalıdır. Bu ikinci SUMO ilkesinde, nasıl düşündüğümüzü inceleyeceğiz. Düşünmek, nefes almak gibidir –çoğu zaman bunun farkında olmayız. İnsanlar sabah kalkıp ‘sanırım ben bugün nefes alacağım’ demezler, keza, insanlar nasıl düşündüklerine de çok fazla aldırış etmezler. O zaman, bu neden bu kadar önemlidir? Benim düşünmemle, yaşadıklarımın sonuçları arasında ne gibi bir ilişki olabilir ki? Bunun cevabı, düşünme şeklimizde yatmaktadır. Yani, kendimizle içimizden konuşmamız, yaptıklarımızı önemli bir ölçüde etkiler ve hayatta elde ettiğimiz sonuçları belirleyen de yaptıklarımızdır.

DDSD Modeli Farz edin ki, çalışma arkadaşlarınızdan biri, sizden onların departmanında, yaptığınız işle ilgili bir sunum yapmanızı istiyor. O anda ‘Sunum yapmaktan nefret ediyorum, her zaman elim ayağıma dolaşır’ diye düşünüyorsunuz. Bu sunum fikrini gözünde büyütüp, bu sıralar çok yoğun olduğunuzu söyleyerek bu teklifi reddediyorsunuz. Sonuç? Hem bir iş arkadaşınızı hayal kırıklığına uğrattınız, hem de hala sunum yapmaktan korkuyorsunuz. Şu anda DDSD sürecinden geçmiş bulunuyorsunuz: Duyguları ? Davranışları (veya tutumları) ? Sonuçları Düşünmek Modern psikolojinin öncülerinden biri olan William James, “Davranışlarınızı değiştirerek, hayatınızı değiştirebilirsiniz” demiştir. Basitçe söylemek gerekirse, farklı düşündüğünüzde, farklı hissedersiniz, farklı davranırsınız ve sonunda farklı sonuçlar elde edersiniz. Şu anda, sunum teklifinin tekrar yapıldığını varsayın ve şöyle düşünün, “Deneyebilirim ... eğer yapamayacağımı düşünselerdi, bunu bana teklif etmezlerdi”. Hala yapabileceğinizden çok emin değilsiniz, fakat korkunuza da teslim olmadınız. İyi hazırlanarak bu sunumu yapabilirsiniz. Bu durumda farklı bir şekilde düşünmüş olduğunuz için, daha farklı bir sonuca ulaşacaksınız.

Bilge SUMO’cu der ki; Derinlemesine düşünmek, hayatımız üzerinde daha fazla kontrol elde etmenin en güçlü yöntemlerinden biridir. Düşüncelerinizi neler etkiler? Hayata, kendinize ve diğer insanlara bakışınızı etkileyen birçok unsur vardır. Şimdi bunlardan dördünü inceleyelim. 1 Geçmişiniz düşünme şeklinizi etkiler İngiltere’nin önde gelen girişimcilerinden bir işadamı, biyografisinde, çocukken annesinin ona sık sık söylediği sözlere şöyle yer vermiştir: “Hayatta herşeye hazırlıklı ol”; “Hatalarından bir şeyler öğrendiğin sürece hata yapmaktan korkma”; “Hayatın tekrarı yoktur”; “Hiçbir zaman unutma ki, hiç kimse senden daha iyi ve senden daha kötü değildir”. Böyle bir ortamda yetişen bir kişinin risk alabilen, vizyonu olan bir lider ve talihsizliklere rağmen her zaman kazanan bir kişi olması hiç de hayret verici bir şey değildir. Buna zıt olarak, kurslarıma katılan bir temsilci de, yakın zamanda bana babasının hayatta başarılı olmak için ona vermiş olduğu şöyle bir tavsiyeyi aktarmıştı, “Her zaman lacivert giy ve fazla dikkat çekme”. Hayatınızda alabileceğiniz en önemli mesaj, kendinizi nasıl görmeniz konusunda sizi etkileyebilecek olan mesajlardır. Ne yaptığınızı değil, kim olduğunuzu tasvip eden mesajlar, kişiliğinizin sağlıklı olarak gelişmesine yardımcı olur. Aynı şekilde, size yetersizliklerinizi ve başarısızlıklarınızı hatırlatan mesaj bombardımanları da, kendine güven eksikliğinin tohumlarını ekmenize sebep olur.

Bilge SUMO’cu der ki; Çocuklara ne söylediğinize dikkat edin. Eğer bir şeyi çok sık duyarlarsa, buna inanmaya başlarlar. 2 Önceki deneyimleriniz düşünme şeklinizi etkiler Hiç bir topluluk karşısında konuşmak zorunda kaldınız mı? Düşünün ki böyle bir konuşma yapmak zorunda kaldınız ve dinleyenlerin hepsi sizi sanki uykusuzluk hastalıklarından yeni kurtulmuş gibi izlediler. Bu durumda, başka bir konuşma yapmak için aceleci olmamanız, anlayışla karşılanabilir. Ya da, belki bir risk aldınız veya farklı bir şey denediniz ve sonuç beklediğiniz gibi olmadı. Bu durumda da, gelecekte daha tedbirli olmanız çok büyük bir olasılıktır. Veya, son gittiğiniz lokantada mükemmel bir hizmet gördüğünüzü düşünün, o lokantaya tekrar gitmek için sabırsızlanırsınız. Geçmiş deneyimleriniz her ne olursa olsun, bunlar sizin davranışlarınızı ve beklentilerinizi etkiler. Bu, insanlarla tanışmamızla da bağlantılıdır ve bundan dolayıdır ki ilk izlenimler çok önemlidir. İnsanlarla kısa süreliğine olan beraberliklerimiz, hayatımız boyunca değişmeyecek bir tavır takınmamızı neden olabilir. 3 Beraber olduğunuz arkadaşlar düşünme şeklinizi etkiler 1970’lerde, televizyonda ‘Babamın Ordusu’ isimli bir İngiliz komedi dizisi gösteriliyordu ve başroldeki İskoç karakterin ismi Frazer’dı. Frazer ordudaki görevinin haricinde, bir de morgda çalışıyordu ki bu iş kişiliğine uygun bir işti. Dizide, Frazer ne zaman zor diye tabir edebileceğimiz bir durumla karşılaşsa, ‘Ölüyoruuuuuuuuz!’ diye bağırırdı. Frazer’ı seyretmek çok eğlenceliydi fakat ‘Frazer gibi bir kişiyle’ çalışmanın çok eğlenceli olduğunu sanmıyorum. Sorunları abartan ve fındık kabuğunu doldurmayacak sorunları gören birisi, çevresindekilerin olumlu yönde düşünmelerini engeller.

Bilge SUMO’cu der ki; Hayatını sızlanarak ve herşeyden şikayet ederek geçirenlerden uzak dur. 4 Medya düşünme şeklinizi etkiler Geçen hafta ne okudunuz? Gazete mi? Dergi mi? Hangi televizyon programını seyrettiniz ya da hangi radyoyu dinlediniz? Televizyona, gazeteye veya herhangi bir dergiye sadece eğlence olsun diye, ya da rahatlamak için baksak da, medyaya sürekli maruz kalmak hayat görüşümüzü inceden inceye etkiler. Medya olmasaydı, moda nerede kendine yer bulacaktı? Ya ünlüler ve politikacılar nerede boy göstereceklerdi? Nitelik olarak medya ile ilgili bir sorun olmamakla birlikte, medyanın düşüncelerimizi nasıl etkilediğinin farkında olmak zorundayız, özellikle de kendimizi nasıl gördüğümüz ile alakalı olan etkisiyle. Medyanın, süper model ve ünlülerin görünüşleri hakkındaki takıntısı, gençlerin kendi görüntülerinden memnun olmamalarına sebep olur ve kendileriyle ilgili düşüncelerini etkileyebilir. Kişisel Deneyimler Bir grup işten çıkartılmış kişiyle çalışırken, onlara ‘Hiç iş yok’ görüşünün nasıl çarpıtıldığını anlattım. Onlara, ayağına donmuş hindi düşürmüş bir emekliye manşetinde yer vermiş bir yerel gazete gösterdim. Şükürler olsun ki, röntgen filmi çekildikten sonra önemli bir sorun görülmemiş ve taburcu edilmiş. Aynı gazetenin üçüncü sayfasında, o bölgede 800 yeni iş alanı yaratıldığı hakkında başka bir haber de vardı. Daha sonra onlara, bir fabrikanın kapatılması haberini ilk sayfasından veren başka bir gazete gösterdim.

Konuştuğum bu insanların iş piyasası hakkındaki görüşleri, medyanın öne çıkartmak istediklerinin etkisi altındaydı. Olumsuz haberler ve saçma sapan ıvır zıvırlar, gazetelerin manşetlerini süslerken, olumlu haberleri ara ki bulasın. Dolayısıyla, düşüncelerimiz, inançlarımız ve davranışlarımız birçok etmen tarafından etkilenir. Bunların farkında olsak da olmasak da, bunlar hayatımızı şekillendirir. Buradaki kilit taşı ‘kişisel farkındalıktır.’ Nitekim, birçok dış faktörün üzerimizdeki etkisinin farkına varırken, üzerinize ‘Mağdur’ tişörtü geçirmemeye dikkat edin. Demek istediğim, “Ailemin yetiştirme tarzından dolayı her zaman olumsuz düşünüyorum” ya da “Eşim, bana sonu hiçbir zaman mutlu bitmeyen dizileri seyrettirip duruyor” diyerek başkasını suçlama kartlarınızı çıkartmayın. Bu dış etmenlere rağmen, bizim yapmamız gereken, kendi düşüncelerimizin sorumluluğunu üstlenmek olacaktır. Düşünülmesi Gereken Konular Yetiştirilme şekliniz ve geçmişinizin şu anki düşünce tarzınızı nasıl etkilemiş olduğunu gözden geçirin. Çocukken size verilen mesajlardan hangilerini anımsıyorsunuz? Bunlar olumlu muydu yoksa olumsuz mu? Çevrenizdeki arkadaşlarınızı düşünün. Bu kişiler düşüncelerinizi nasıl etkiliyor? Bir dahaki sefere gazeteye veya televizyona baktığınızda, hayat görüşünüzün nasıl etkilenmek istenildiğinin farkında olun. Bu bölümde şu ana kadar, DDSD modeli (Duygular, Davranışlar ve Sonuçlarını Düşünmek) doğrultusunda kendi düşüncemizin önemini vurgulamak istedik.

Şimdi, belirli düşünce kalıplarının, başarı yolunda yeteneklerimizi açığa çıkarmamızı nasıl engellediğini ayrıntılarıyla inceleyelim. Dört Tip hatalı düşünme Birinci tip hatalı düşünme ... İçsel Tenkitçi Bu, kafanızın içinde dolaşan, zayıflıklarınızı öne çıkartıp, güveninizi zayıflatan bir sestir. Bu, size daha iyi olmak için cesaret vermekten ziyade, size hatalarınızı gösteren bir sestir. Salı günü bir hata yapmışsınızdır ve on gün (ya da 10 yıl) sonra siz hala kendinizi suçluyorsunuzdur. Bu gibi durumlarda, yıllarca önce meydana gelmiş olaylardan dolayı hala kendinizi suçlarsınız. ‘Mükemmel olmalıyım,’ ya da ‘Hata yapmamak gerekli’ gibi yanlış inançlarla hareket ettiğinizde, İçsel Tenkitçi sizin kırılgan güven duvarlarınıza balyozla vurmaya başlar. Bilge SUMO’cu der ki; Her birimiz karmaşık yaratıklarız. Hiçbirimiz mükemmel değiliz. Hatalar olur. Sızlanmayı unutunca, mutlu olunur. İçsel tenkitçi, köklerini, hayatımıza erken çocukluk döneminde salmaya başlar ve az önce incelediğimiz dört etmen tarafından sulanır ve beslenir.
1 Geçmişiniz
2 Daha önceki deneyimleriniz
3 Beraber olduğunuz arkadaşlar
4 Medya Kişisel Deneyimler

Yakın bir zaman önce, yerel bir okulda 11-12 yaş grubundaki çocuklarla çalışmıştım. Onlara İçsel Tenkitçiyi anlattıktan sonra, bu sesin yıkıcı doğasını anlamalarına yardımcı olmaya çalıştım. Bu konuyu daha kolay anlamaları için, onlara bu sesi duymaya çalışmalarını söyledim. Bunun için onları küçük gruplara ayırıp, İçsel Tenkitçinin onlara ne dediğini yazmalarını söyledim. İçimden de, listenin çok fazla uzamamasını umut ettim. Beş dakika içinde, her biri kağıdını doldurmuş, yenisini istiyordu. İçsel Tenkitçinin kullandığı Lisandan bazı örnekler ‘ Şunu yapmalıyım’ ‘Bunu yapmak zorundayım’ ‘Şunu yapsam iyi olur’ ‘Bunu her zaman yanlış yapıyorum.’ ‘Nasıl bu kadar aptal olabiliyorum?’ Bazen de, bu İçsel Tenkitçi, dahili üçüncü bir şahıs olarak konuşur. Bunlar benim sık sık kendi kafamın içinde duyduğum söylemler: ‘Neden .............. yapmadın?’ ‘Bu senin her zaman yaptığın şey.’ ‘Bunu her zaman yanlış yapıyorsun.’ ‘Şartlarını zorlayan düşüncelerden uzak dur.’ ‘Sence insanlar bunu gerçekten duymak istiyor mu?’ Kendinize söylediğinizin ardındaki duygusal yoğunluk, İçsel Tenkitçinin etkisinin nezle şiddetinde mi (sinir bozucu fakat hayatı tehdit etmeyen), yoksa zatürree şiddetinde mi (potansiyel olarak çok daha fazla zarar veren ve hayatı tehdit eden) olacağını belirler.

Bilge SUMO’cu der ki; Kendinize ne söylediğiniz sorun değil. Önemli olan, bunu nasıl söylediğiniz ve buna ne kadar inandığınızdır. İçsel Tenkitçiyi susturmak demek, kendinizi geliştirme isteğinizden feragat etmek, ya da yaptığınız hatanın sorumluluğunu almamak demek değildir. Sizin buradaki esas amacınız, kendi kendinizin teknik direktörü olmanız ve geçmişte yaptığınız hataların, potansiyel gücünüzü hapsetmesini engellemenizdir. Tabii ki, zaman zaman kendi kendimizi dinlememiz gerekmektedir fakat dinlememiz gereken, İçsel Tenkitçi değil, İçsel Teknik Direktördür. Bu ses, sizin için en iyi olanı söyler. İçsel Tenkitçi sizi suçlarken, İçsel Teknik direktör sizi cesaretlendirir ve kendinizi geliştirmeniz için size ilham verir. Önümüzdeki sayfalarda bu sesi nasıl akort edeceğimizi öğreneceğiz. Kişisel Deneyimler Ne zaman hata yapsam, içsel tenkitçim iş başına gelir. Kendisi yaptığım hataları günlerce, hatta haftalarca kafama kakmakta uzmanlaşmıştır.

Birkaç yıl önce bir arkadaşımın düğününe sağdıç olarak katılmıştım. Düğün yemeğinden önce, kız tarafından gelen misafirleri karşılamak için sıraya geçmiştik. Üzerine hamile elbisesine benzer bir kıyafet giymiş ve birkaç gün sonra doğum yapacakmış gibi görünen bir kadın dikkatimi çekti. Damadın “Büyük güne çok kalmadı sanırım,” yorumundan sonra, kadının verdiği “Üç hafta sonra; dört gözle bekliyorum” cevabı, kadının hamile olduğunu kesinleştirmişti. Kadınla tokalaşma sırası bana geldiğinde, bir anlık göz temasından sonra, şiş karnına bakarak, ‘Kız mı, oğlan mı?’ diye sordum. O anki sessizlik sağır ediciydi. Bir an sonra kadın öne doğru eğilerek cevap verdi, “Üç hafta sonra evleniyorum ve hamile değilim.” İçsel Tenkitçinin neler söylediğini tahmin edersiniz sanırım. Böyle bir utanç karşısında kendimi affetmem çok zor olmuştu. Fakat dersimi almıştım. Artık o kadar dikkatliyim ki, doğumhanede bile olsam bir daha böyle bir yorum yapmam –bunun için iyi bir sebebim var. Arkadaşımın biri, yakın zamanda doğuracağını bildiği komşusuna, ‘Kaç gün kaldı?’ diye sormuş. Aldığı cevap benimkinden de kötü: “İki hafta önce doğdu.” Düşünülmesi Gereken Konular Siz de bu içsel tenkitçiden muzdarip misiniz? İçsel tenkitçiniz size neler söylüyor ve en çok hangi durumlarda sesi yükseliyor? Bu sesi en çok nerede duyuyorsunuz –İşte mi, evde mi? İkinci tip hatalı düşünme ...

Bozuk Plak Düşüncelere dalıp da bunlardan kurtulamadığımız zamanlarda, kafamızın içinde hep aynı sözler döner durur. Bu durumda, büyük bir ihtimalle ‘Bozuk Plak’ moduna geçmişsinizdir ki bu durumda sürekli olarak kendi davranışınızı analiz edip eleştirir, ya da işiniz, hayatınızdaki biri, veya içinde bulunduğunuz durum hakkında karşınıza çıkan herkese dert yanar, kısacası mutsuzluğunuzdan bahsedersiniz. Bu düşünme şekline saplanıp kaldığınızda, düşüncelerinizi sürekli olarak çalkalayıp durursunuz, fakat sorununuzu çözmek için herhangi bir eylemde bulunmazsınız. Bilge SUMO’cu der ki; Hayatınızda öyle zamanlar olur ki geçmişte yaşamış olduğunuz sorunları çözmeye gerek yoktur. Tek ihtiyacınız o sorunları geride bırakmaktır.

Diğer bilgiler için tıklayın.

Yorum Ekle

Yorumlar

+1 (+) İyi yorum (-) Kötü yorum
ceren-izmir kavaklıdere | 20 Şubat 2008 10:19
ay ne kadar uzun bir yazı ben bile bu kadar yazamam üşenirim ama dersim için yaparım

Bu kategorideki diğer kayıtlar

Koza Koleji