Türk düşmanlığı İstanbul'un fethiyle başlar. Bu, Avrupalı için 600 yıllık bir travmadır. Söz konusu Türk olunca şizofreniktir Avrupalı. Bir sever, bir söver; sonra, yeniden sever ve yeniden söver

"Biri İzlanda'nın güneyindeki küçük bir adada balıkçı kocasıyla birlikte yaşayan, ülkesinden dışarı adım atana dek hiç portakal kokusu duymamış, üzüm tatmamış, kendi halinde bir köylü kadın... İkincisi, İspanya'nın üniversite şehri Alcata de Henares'te doğmuş, şan ve para sahibi olmak için orduya yazılmış, İtalya'ya giderek İnebahtı'da İspanya adına Osmanlılara karşı savaşan mağrur bir lejyoner... Ve ünlü Cigala ailesine mensup, kaderin cilvesiyle kendini Osmanlı başkentinde bulduktan sonra yükseldikçe yükselerek veziriazamlığa kadar erişen, Çizme'nin güneyindeki Reggio Calabria'da doğmuş gururlu bir İtalyan soylusu...
Bu üç kişinin hayatını ne birleştiyor? Şu kaderin cilvesine bakın ki bu üç kişi de korsanlara esir düşmüş ve sonra da kaderlerine, belki de isimleri karşısında bile tir tir titredikleri Türkler tarafından silinmezcesine damga vurulmuş."
Alıntıladığımız bu bölüm, Özlem Kumrular'ın, roman tadındaki Türk Korkusu: Avrupa'da Türk Düşmanlığının Kökeni başlıklı kitabının giriş paragrafını oluşturuyor. Kitap sadece girişiyle değil, neredeyse bütün kurgusuyla okuru cezbediyor ve onu adeta elinden tutmuşçasına soluk soluğa peşinden sürüklüyor.
Kitap, başlığından ve üstbaşlığından da anlaşılacağı gibi, Avrupa devletlerinin ve Katolik kilisesinin Türklere ilişkin bakış açısını ortaya koyuyor. Bunun için de yazar, kimilerince bir paranoya olduğu iddia edilen, ama somut, gerçek ve kemikleşmiş olan Türk düşmanlığının tarihsel kökenlerine, yani 16. yüzyıl arşivlerinin derinliklerine iniyor. Yazarın karşılaştığı sonuçsa çarpıcıdır: "Avrupa, dünyada Türk imgesinin oluşup kemikleşmesinde en büyük rolü oynamış, kendi politikaları çerçevesinde bu imajı propaganda unsuru olarak kullanmayı ihmal etmemiştir. Akdeniz'in bir ucundan diğerine ulaşan, uzun yolculuk sırasında üzerine eklenen hikâyelerle daha da süslenen, çoğu zaman dönüşümlere uğrayan Türk imgesi, XV. ve XVI. yüzyılda, Giovanni Ricci'nin ossensione turca (Türk saplantısı) olarak nitelendirdiği kıtasal bir hastalığın tohumlarını da atacaktır... Türk imgesi, vakayınameler, şiirler, novellalar, romanlar, kiliselerin basıp dağıttığı kitapçıklarda ölümsüzleşiyor, kıta ve deniz Avrupa'sından evanjelizasyon (Hıristiyanlaştırma) hareketleriyle birlikte Yeni Dünya'ya da taşınıyordu". Cervantes, Shakespear, Luther ve Erasmus gibi Yeniçağ'ın büyük edebiyatçıları ve düşünürleri de bu imajın pekişmesi için ellerinden geleni yapıyorlardı.
Geçmiş yüzyıllarda elinde tarihçinin feneriyle dolaşan Kumrular, bizi sadece 16. ve 17. yüzyılın gizemli mahzenlerine ve tozlu arşivlerine götürmüyor. Aynı zamanda bizi zaman makinesine oturtarak, cümlemizi 16. yüzyıl dünyasına götürüyor. O dünya ki, atlar kişner, toplar gümbürder, kılıçlar şakırdar; ateşli söylevler yapılır, ilahiler okunur; raporlar yazılır, günlükler tutulur; tacirler ve casuslar cirit atar saray koridorlarında, entrikalar döner; isyanlar planlanır, ateşler yakılır, kelleler uçar. Korsanlar dolaşır Türk gölü denen Akdeniz sularında; esirler alınır, ganimetler paylaşılır; forsalar kürek çeker ve korkunun ecel terleri dökülür zavallı bedenlerde.
Adeta soluğunuzu tutarsınız satırlar akarken. Siz de teninizde hissedersiniz baskınların acımasızlığını, kaçışın heyecanını, ecel terlerinin soğukluğunu. Aşağıdan yukarıya doğru içinizden bir korku ve nefret yükselir, ama umut ve neşe de. Sayfalar ilerledikçe 16. yüzyılın Akdeniz'ini, Cezayir'ini, Venedik'ini, İber Yarımadası'nı ve İstanbul'unu görür gibi olursunuz. O İstanbul ki, yetmiş iki millet bir arada yaşar. Milletlerle birlikte camileri, sinagog ve kiliseleri de dolup taşar. Daracık sokaklarını paylaşır İstanbul'un bütün insanlık... Kumrular'a göre, Türk düşmanlığı İstanbul'un fethiyle başlar. İstanbul'un fethi, ya da Konstantinopolis'in kaybı Avrupalı için 600 yıllık bir travmadır. Bu nedenle de söz konusu Türk olunca şizofreniktir Avrupalı. Bir bakarsınız sever bizi Avrupalı, bir bakarsınız söver, sonra, yeniden sever ve yeniden söver.
Türk Korkusu bir bakıma bu patolojik durumu anlamamızı da kolaylaştırıyor. Kumrular'ın kitabı kuru ve bıktırıcı olmayan belge dolu. Kumrular kitap, boğucu ve bıktırıcı olmasın diye de tedbirini almış. Sanki Cervantes'in Donkişot'u bütün kitap boyunca eşlik eder okura. Kırmızı işaretli bir patikadan yürütür gibi dolaştırır bizi bütün 16. yüzyıl boyunca.
Türk Korkusu her açıdan -akademik ciddiyet, güncel siyaset, kurgu ve üslup- çok iyi hazırlanmış, ama kitabın bunların dışında bir başka özelliği daha var. Kitaba Osmanlı tarihinin üstadı Halil İnalcık da bir önsöz yazmış. Hatta bununla da kalınmamış kitapta Osmanlı tarihine ilişkin bir makalesi basılmış.
Halil İnalcık hocanın önsözü ve ardından gelen diğer makalesi Osmanlı tarihinin yanı sıra Osmanlı-Avrupa ilişkileri konusunda da özlü, aydınlatıcı ve öğreticidir. İnalcık Hoca, Kumrular'ın sunduğu belgelerin ikna edici olduğunu onaylar. Belgeler sadece ilginç değil aynı zamanda Türkiye'de ilk kez incelenmektedir. Kumrular, "Avrupa'da erişilebilecek pek çok belge koleksiyonunu, elçi ve gezgin raporlarını gözden geçirmiş ve o yüzyıllarda Batılı'nın, Türk'ün inancı, padişahı, savaş taktikleri, yaşamı, şehirleri, esir ve forsaları nasıl gördüğünü ve nasıl tasvir ettiğini" gözler önüne sermiş.
Avrupa'da Türk umudu!
Türk-Avrupa ilişkilerini altı aşamada inceleyen İnalcık Hoca, "Batılı bağnaz, acımasız, fakat görkemli, mağrur, kibirli Türk'ün portresini çizerken onun aynı zamanda kendine güvenen, hoşgörülü, Tanrı emirlerinden çıkmayan salt kararterine de saygı duymaktan kendini alamaz... Bugün Batı müttefiki olan Türkiye aleyhinde diasporaların faaliyetleri 'dostumuz' Avrupa ülkelerince desteklenmekte veya hiç olmazsa engellenmemektedir. Bir bakıma bunun bir nedenini bu kitap açıklamaktadır" demektedir.
Kitabın da gayet başarılı bir şekilde kanıtladığı gibi Osmanlı'nın 16. yüzyılda Viyana kapılarına kadar uzanan huruç harekâtı, Avrupa'da sadece korku ve endişeyle anılmadı, aynı zamanda hayranlık da uyandırdı. Çünkü Habsburg devlet erkânının ve Katolik kilisesinin bütün psikolojik savaş malzemelerine rağmen Osmanlı, Avrupalı köylünün ve halkların nezdinde bir umut ışığı da oldu. O dönemde iki kavram 'Türkenfurcht' (Türk korkusu) ve 'Türkenhoffnung' (Türk umudu) bir arada yankılandı.
Türk korkusu tamam da, Türk umudu da nereden çıktı denebilir. Hatta gerçek olan bu umudun nedenleri, bugün bize yabancı da gelebilir. Ancak 15. ve 16. yüzyılda gelişen ve ilerleyen Osmanlı, siyasi ve dini hoşgörüsüyle Habsburg devletini fersah fersah geride bırakıyordu. Katolik kilisesinin ve Habsburg devletinin bağnazca zulmettiği, engizisyon mahkemelerinde yargıladığı, ateşte yaktırdığı ve bataklıkta boğdurduğu heteredoks tarikatların üyeleri, Ortodoks kilisesinin mensupları, Yahudiler, Çingeneler ve özellikle de Protestanlar, Türkleri Avrupa'da bir umut ışığı olarak görüyorlardı. Osmanlı siyasi-dini hoşgörüsüyle, ekonomik gücüyle, bilimsel ve askeri gelişimiyle Avrupa'nın en ileri ülkesiydi.
Osmanlı, Avrupa'nın 15. ve 16. yüzyıldaki bütün köylü isyanlarıyla doğrudan veya dolaylı olarak bağlantılır. İsviçre, Fransa, Bohemya, Orta Almanya, ve İtalya'da ardı ardına patlak veren yoksul köylü hareketlerinin liderleri bir şekilde Osmanlı devletiyle bağlantı içindeydi.
Katolik kilisesinin emrine girmiş krallara, Roma'daki Papa'ya ve özel mülkiyete isyan eden Picardlar, Adamitler, Husçular, Beghardlar, Anabaptisler ve Bohemyalı Kardeşler ayaklanırken sürekli Osmanlının gücünü ve başarısını düşmana karşı bir argüman olarak kullandılar.
Kumrular'ın da sık sık kitaplarından alıntı yaptığı ve Rönesans ütopyalarının en ünlülerinden Güneş Ülkesi'nin yazarı Thomas Campanella da, 1599 yılında Kalabria ayaklanmasını planlarken, Akdeniz'de cirit atan Osmanlı amirali Cigalalı Sinan Paşa'yla irtibattaydı. Ne yazık ki Kalabria devrimi ihanete uğradı ve henüz ayaklanma gerçekleşmeden tutuklamalar başladı. Campanella'yla birlikte bin Kalabriyalı soylu ve din adamı da tutuklandı. Ayaklanmaya yardım etmek üzere gemilerini Kalabria açıklarında bekleten Sinan Paşa'ysa ne yazık ki onlara yardım edemeden geri dönmek zorunda kaldı.
Türk vergisi
Kumrular'ın da belgeleriyle ortaya koyduğu gibi Habsburg devleti ve Katolik kilisesi Osmanlı Devleti'ne karşı boşuna psikolojik savaş yürütmüyordu. Amaçları çok açıktı: Türklere karşı yürütülen psikolojik savaşla birkaç kuş birden vuruyordu. Bu kışkırtmayla Hıristiyan ve Müslüman halklar arasına hem dini hem de milli bir duvar örülüyordu. Bununla hem Türkleşmenin hem de Müslümanlaşmanın önüne geçilmeye çalışılıyordu. Habsburg devleti hem kendi içindeki mezhep çatışmasını bastırıyordu hem de devletlere bölünen Avrupa coğrafyasını bir arada tutuyordu. Bununla hem Türklere karşı oluşturan Haçlı ordularına asker toplanıyordu hem de yoksul kitlelere dayatılan 'Türk Vergisi'ne meşruiyet sağlanıyordu.
Batılı ülkelerle Osmanlı ve Türkiye ilişkileri git gellerle doludur. Avrupa'yla tanışmamız 15. yüzyılla birlikte başlar. Ardından bu ilişki koyu bir nefret ve düşmanlıkla devam eder. 18. yüzyıldan sonra, yani Aydınlanma'yla birlikte Avrupalı, daha dengeli bir Avrupa-Osmanlı ilişkisine önem verir. Aynı zamanda bir Osmanlı rüzgarı eser 18. yüzyılda. Yeniçeri kostümleri, Türk müziği (Mozart'ın Saraydan Kız Kaçırma operası), dekoratif malzeme olarak kullanılan Türk minyatürleri, iç mimari de Türk esintileri, Türk oturma grupları, Türk şölen ve baloları...
19. yüzyılda Osmanlı artık Bosporus'taki hasta adamdır. Avrupa'nın parçalama emelleri Osmanlı İmparatorluğu'nu yeniden hedef tahtasına oturtur. 19. Yüzyılın sonu ve 20. Yüzyılın başı ölümüne bir savaştır Osmanlı açısından. Bu nedenle psikolojik savaş aygıtları yeniden devreye sokulur.
Bugün, kültürlerarası diyalog, dinler arası diyalog gibi moda deyimler pek revaçta. Peki o halde Türk korkusu da ne oluyor? Özlem Kumrular 'Türk korkusu'nun tarihsel kökenlerine ışık tutuyor. Belgelerle okuru sıkmayan ancak bir o kadar da derinden sarsan Türk Korkusu kendi alanında bir ilktir. Sanıyoruz bu nedenle de Türkiye'deki akademik çalışmalara yol gösterecektir.
TÜRK KORKUSU
Avrupa'da Türk Düşmanlığının Kökeni
Özlem Kumrular, Doğan Kitap, 2008, 448 sayfa, 22 YTL.
Yorum Ekle
Yorumlar